Sayfa Sayısı: 152
Baskı Yılı: 2014
Baskı Yılı: 2014
Yazarı: Jamie McGuire
Dili: Türkçe
Yayınevi: Yabancı
Dili: Türkçe
Yayınevi: Yabancı
Abby Abernathy
beklenmedik bir şekilde Bayan Maddox olmuştu. Abby ve Travis'in bir anda
ortadan kaybolarak, Vegas'ta evlenmeleri hakkındaki her şey bir sırdı…
Şimdiye kadar Abby neden Travis'e bir anda evlenme teklif etmişti? Düğünden önce neler yaşanmıştı? Bütün bunları başka kim biliyordu? Ve en önemlisi Travis ve Abby için gerçekten bir mutlu son var mıydı? Tatlı Bela ve Ayaklı Bela hayranlarının tüm soruları bu kitapta cevaplanıyor!
(Tanıtım Bülteninden)
Şimdiye kadar Abby neden Travis'e bir anda evlenme teklif etmişti? Düğünden önce neler yaşanmıştı? Bütün bunları başka kim biliyordu? Ve en önemlisi Travis ve Abby için gerçekten bir mutlu son var mıydı? Tatlı Bela ve Ayaklı Bela hayranlarının tüm soruları bu kitapta cevaplanıyor!
(Tanıtım Bülteninden)
Birinci Bölüm
Tanık
Abby
İçten içe büyüyen ısrarcı, bir türlü yakamı bırakmak bilmeyen bir
huzursuzluğun yaklaştığını hissedebiliyordum. Onu görmezden gelmeye çalıştıkça
daha da dayanılmaz hale geldi: kaşımadan duramadığım bir yara, her an
bağrımdan kopmak üzere olan bir feryat. Babam işler kötüye gitmek üzereyken bir
anda beliren acilen kaçma ihtiyacının istemsiz bir hareket gibi olduğunu, bunun
Abemathy’lerin atalarından miras aldığı, kanlarına işlemiş bir savunma
mekanizması olduğunu söylerdi. Bunu yangın çıkmadan birkaç saniye önce
hissetmiştim, şimdi de hissediyordum.
Yangından sadece birkaç saat sonra, Travis’in yatak odasında
oturuyordum; kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi hızla atıyor, kaslarım
seğiriyordu. İçgüdülerim beni kapıya itekliyorlar, gitmemi söylüyorlardı;
kaçmamı, burası hariç herhangi bir yerde olmamı. Ama hayatımda ilk defa yalnız
gitmek istemiyordum. Öylesine sevdiğim o sesin bana, beni kaybetmekten nasıl da
korktuğunu ve durup, arkasına dönüp bana doğru koşmaya başlamadan önce,
kurtulmaya ne kadar yaklaşmış olduğunu anlatmasına bile dikkatimi zar zor
verebiliyordum.
Çok fazla insan ölmüştü, bazıları Devlet Üniversitesinden gelen
yabancılardı ama bazıları kafeteryada, derslerde ve diğer dövüşlerde gördüğüm
insanlardı.
Bir şekilde kurtulmuştuk ve şimdi de dairesinde oturmuş olan bitene bir
anlam vermeye çalışıyorduk. Korkuyorduk, onlar öldüğü ve biz hayatta
kaldığımız için… Suçluluk hissediyorduk. Ciğerlerim alevler ve örümcek
ağlarıyla doluymuş gibi hissediyordum ve kavrulmuş insan teninin o mide
bulandırıcı kokusu bir türlü burnumdan gitmiyordu. Beni fena bunaltıyordu ve
her ne kadar duş almış olsam da hâlâ oradaydı, üstümden söküp atmak için
tenimi keselerken kullandığım nane ve lavantalı sabunun kokusuyla karışıyordu.
Aynı şekilde aklımdan çıkmayan başka bir şey de seslerdi. Sirenler, bağırıp ağlayanlar,
kaygılı ve paniğe kapılmış güruhun gürültüsü ve olay yerine gelenlerin bir
arkadaşlarının hâlâ içeride olduğunu keşfettiklerinde attıkları çığlıklar.
Herkes birbirine benziyordu; baştan aşağı kurumla kaplanmış ve yüzlerde de
aynı müthiş şaşkınlık ve çaresizlik ifadesi vardı. Tam bir kâbustu.
Odaklanmak için gösterdiğim bütün çabalanma rağmen, ancak şunu
söylediğini duydum: “Korktuğum tek şey sensiz bir hayat, Güvercin.”
Şansımız fazla yaver gitmişti. Vegas’ın karanlık bir köşesinde,
Benny’nin fedailerinin saldırısına uğradığımızda bile bir şekilde avantajı
elimizde tutmayı başarmıştık. Tra- vis yenilmezdi. Ama Çember’e dahil olmak ve
güvenli olmayan koşutlarda dövüş organize ederek sayısız üniversitelinin
ölümüne neden olmak… Bu Travis Maddox’un bile kazanamayacağı bir dövüştü.
İlişkimiz çok şeye göğüs germişti, ama şimdi Travis’in hapse girmesi söz konusuydu.
Her ne kadar, o henüz bunun farkında olmasa da bizi birbirimizden ayırabilecek
tek engel buydu. Üstünde herhangi bir gücümüz olmayan tek engel.
“O zaman korkacak hiçbir şeyin yok,” dedim. “Biz sonsuza dek beraber
olacağız.”
İçini çekip dudaklarını saçlarıma bastırdı. Bir insan için bu kadar çok
şey hissetmenin mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim. O beni korumuştu.
Şimdi de onu koruma sırası bendeydi.
“İşte bu,” dedi.
“Ne?”
“Seninle tanıştığım ilk andan itibaren sende ihtiyacım olan bir şeyin
olduğunu anlamıştım. Şu işe bak ki sende olan bir şey değilmiş. Şenmişsin.”
İçim eridi. Onu seviyordum. Onu seviyordum ve onun güvende olması için
elimden gelen her şeyi yapmak zorundaydım. Her ne gerekiyorsa, ne kadar
çılgınca olursa olsun. Tek yapmam gereken onu ikna etmekti.
Ona yaslanıp yanağımı göğsüne bastırdım. “Önemli olan biziz Trav.
Beraber olmadığımız sürece hiçbir şeyin anlamı yok. Bunu fark ettin mi?”
“Fark etmek mi? Bir yıldır sana bunu anlatmaya çalışıyorum! Artık
resmiyet kazandı. Kaşarlar, kavgalar, ayrılıklar, Parker, Vegas… ve hatta
yangınlar… ilişkimiz her şeyin üstesinden gelebilir.”
“Vegas’a ne dersin?”
O anda aklımda, olabilecek en çılgınca plan şekillendi ama o sıcak,
kahverengi gözlerine baktıkça bu fikir daha anlamlı gelmeye başladı. O gözler
her şeye anlam veriyorlardı. Yüzü ve boynu hâlâ terle karışık isle kaplıydı,
her şeyi kaybetmeye ne kadar yaklaştığımızın bir kanıtı.
Aklım bütün hızıyla çalışıyordu. Sadece temel ihtiyaçlarımızı
karşılayacak bir şeyler almamız gerekiyordu, dolayısıyla beş dakika içinde
kapıdan çıkmış olabilirdik. Elbiselerimizi oraya vardığımızda alabilirdik. Ne
kadar erken yola çıkarsak o kadar iyi olurdu. Kimse iki kişinin böylesine büyük
bir trajedinin ardından uçağa bineceğine inanmazdı. Hiç mantıklı bir şey
değildi, dolayısıyla tam olarak yapmamız gereken şeydi.
Travis’i yeterince uzağa götürmek için belirli bir neden bulmalıydım…
Çılgınca da olsa inanılır bir neden olmalıydı. Neyse ki çılgınca şeyler yapmak
Travis ve ben söz konusu olduğumuzda pek de alışılmışın dışında sayılmazdı ve
soruşturmayı yürütenlerin, olaydan saatler sonra Vegas’ta evlendiğimizi
gösteren bir kanıtlan olursa, gece Keaton Hall’un bodrumunda Travis’in dövüştüğünü
gören düzinelerce tanığın yanıldıklarını ya da kandırılmış olduklarını
düşünmeleri mümkündü. Kesinlikle çılgmcaydı ama başka ne yapabilirdim
bilmiyordum. Daha iyi bir plan yapacak zamanım yoktu. Çoktan yola çıkmış
olmalıydık.
Travis beklentiyle bana bakıyor, o çılgın ağzımdan çıkacak her sözü
koşulsuzca kabul etmeyi bekliyordu. Onu seviyordum. Kahretsin, onu seviyordum
ve onu şimdi kaybedemezdim, bu âna ulaşmak için birlikte mücadele ettiğimiz
onca şeyi atlattıktan sonra olmazdı. Kime sorsan evlenmek için fazla genç
olduğumuzu, fazla tutarsız olduğumuzu söylerdi. Katettiğimiz onca yol boyunca
birbirimizi kaç defa incitmiştik, kaç defa bir an birbirimize deliler gibi
bağırıp, bir an sonra birbirimizin kollannda kendimizi yatağa bırakmıştık? Ama
hayatın ne kadar narin bir şey olduğunu daha yeni kendi gözlerimizle görmüştük.
Sonun ne zaman geleceğini, kaderin ne zaman birimizi alıp götüreceğini kim
bilebilirdi ki? Ona baktım, kararımı vermiştim. O benimdi ve ben de onun. Eğer
bu hayatta bir şey öğrendiysem, o da sadece bu iki gerçeğin önemli olduğuydu.
Kaşlarını çatta. “Yani?”
“Geri dönmeyi düşündün mü?”
Kaşlarını kaldırdı. “Bunun benim için iyi bir fikir olacağını
düşünmüyorum.”
Haftalar önce kalbini kırmıştım. İlişkimizin bittiğini anladığında
Travis’in, America’nın arabasının peşinden koşmasının anısı hâlâ tazeydi.
Vegas’ta Benny için dövüşecekti ve ben de oraya geri dönmeyecektim. Onun için
olsa bile. Ayrı kaldığımız süre içinde cehennemi yaşamıştı. Dizlerinin üstüne
çökerek ona dönmem için yalvarmıştı ama ben Nevada’daki hayatıma asla
dönmemeye ölümüne kararlı olduğum için, ona aldırmadan yürüyüp gitmiştim. Oraya
dönmesini istesem tam bir hıyarlık etmiş olurdum. İçten içe sırf bunun
konusunu açtığım için defolup gitmemi istemesini bekliyordum ama elimdeki tek
plan buydu ve ben de çaresizdim.
“Ya tek geceliğine
gidecek olsaydık?” Bütün ihtiyacım olan bir geceydi. Tek ihtiyacımız başka bir yerde olmaktı.
Travis karanlık odasında sağa sola bakınarak, duymak istediğim şeyin ne
olduğunu anlamaya çalıştı. Açık sözlü olmayıp, kocaman, aptalca bir yanlış
anlamaya neden olan o kızlardan olmak istemiyordum. Ama Travis’e az önce ona
önerdiğim şeyin ardındaki gerçeği söyleyemezdim. Gitmeye asla ikna olmazdı.
“Bir geceliğine mi?” Ne tepki vereceğini bilemediği çok belliydi. Büyük
ihtimalle bunun bir test olduğunu düşünüyordu ama ondan istediğim tek şey evet
demesiydi.
“Benimle evlen” deyiverdim bir anda.
Ağzı açıldı ve öylece kaldı. Dudaklarının uçlan yukarı kıvrılarak
gülümsemesini dudaklarımla mühürleyene dek ölüp ölüp dirildim. Öpücüğüyle
binlerce farklı duyguyu haykırıyordu. Beynim, rahatlama ve panik duygularının
birbiriyle mücadelesinden şişmişti. Bu işe yarayacaktı. Evlenecektik,
Travis’in, orada olmadığına dair bir tanığı olacaktı ve her şey yoluna
girecekti.
Of, Tanrım.
Lanet olsun. Kahretsin.
Ben evleniyordum.
Travis
Abby Abemathy bir şeyiyle meşhurdu: Aklından geçeni okumanın hiçbir
yolunun olmamasıyla. Suç işlerken dünyanın en sıradan işini yapıyormuş gibi
gülümseyebilir, gözünü bir defa bile kırpmadan yüzünüze bakıp yalan
söyleyebilirdi. Dünyada onun bir şeyler çevirdiğini anlamayı sağlayacak
işaretleri öğrenme şansına tek bir kişi sahip oldu ve o kişi de bunu Abb’yle
beraber olabilme şansım yakalayabilmek amacıyla yaptı.
O kişi benim.
Abby çocukluğunu kaybetmişti, ben de annemi, dolayısıyla iki kişinin
aynı noktada buluşması gerektiğinde ikimiz de aynı hikâyeydik. Bu bana bir
avantaj sağladı ve geçen aylar boyunca o işaretleri bulmayı amaç edinerek bir
yanıta ulaştım:
Abby’nin bir şeyler sakladığının işareti, hiçbir işaret olmamasıydı.
Çoğu insan için bu anlamsız olabilir ama bana son derece anlaşılır geliyordu.
Onu ele veren normalde geri kalan herkesi ele veren işaretlerin eksikliğiydi.
Gözlerindeki o huzur, gülümsemesinin yumuşaklığı, omuzlarının gevşemesi bana
bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu.
Onu daha iyi tanıyor olmasam, bunun sadece mutlu sonumuzdan ibaret
olduğunu düşünürdüm ama bir dolap çeviriyordu. Terminalde Abby bana sokulmuş
halde oturup Vegas’a giden uçağa binmeyi beklerken bunu yok saymanın kolay
olduğunu biliyordum. İkide bir elini kaldırıp ona aldığım yüzüğe bakıp içini
çekiyordu. Karşımızda oturan orta yaşlı kadın büyük ihtimalle hayatının daha
yeni başladığı yılları hayal ederek taptaze nişanlımı izleyip gülümsüyordu.
Kadının o iç çekmelerin ne anlama geldiği hakkında bir fikri yoktu ama benim
vardı.
O kadar ölümün gölgesi hâlâ üstümüzdeyken kısa süre sonra yapacağımız
şeyden ötürü mutlu olmak zordu. Aslında üstümüzde olan görüntüsüydü; duvara
monte edilmiş bir televizyonda yerel haberler açıktı. Yangından görüntüler ve
en son haberler ekrandan geçiyor, yan tarafta da bir muhabir Josh Farneyle
röportaj yapıyordu. Josh is içinde kalmıştı ve berbat görünüyordu ama kurtulduğunu
gördüğüme sevinmiştim. Onu dövüşten önce gördüğümde kafası epey iyiydi.
Çember’in izleyicilerinin çoğu ya sarhoş gelirlerdi ya da rakibimle
yumruklaşmaya başlamamı beklerlerken çakırkeyif olacak kadar içerlerdi. Alevler
odaya yayılmaya başlayınca herkesin damarlarına yüksek doz adrenalin
pompalanmış ve en zil zuma sarhoş olanlar bile bir anda ayılıvermişlerdi.
Bunun yaşanmamış olmasını dilerdim. Çok fazla kişiyi kaybetmiştik ve bu
düğününüzün hemen öncesinde yaşanmasını isteyeceğiniz tarzda bir olay değildi.
Bir trajedinin anılarının başka şeylerin nasıl hatırlandığını etkileyebileceğini
kendi tecrübemden biliyordum. Bu tarihi sonraki uzun yıllar boyunca tekrar
tekrar kutlayacağımız bir olayla ilişkilendirmek yangını asla aklımızdan
çıkartamamamıza neden olacaktı. Kahretsin, binadan hâlâ cesetleri
çıkartıyorlardı ve ben de oturmuş canımı sıkan sıradan bir şeymiş gibi bunu
izliyordum. Benim gibi bunu izlerken perişan halde çocuklarını bir daha görüp
göremeyeceklerini merak eden anne babalar vardı.
Bu bencilce düşünce kendimi suçlu hissetmeme neden oldu ve suçluluk
duygusu da yalan söylememe. Her neyse, şu anda evlenebiliyor olmamız zaten bir
mucizeydi ve Abby’nin evlendiğimiz için havaya girmiş olmam dışında bir şey
düşünmesini istemiyordum. Onu tanıdığım kadarıyla böyle olmamamı yanlış anlayıp
fikrini değiştirirdi. Dolayısıyla ona ve yapmakta olduğumuz şeye odaklandım.
Son derece normal, lanet-olsun-az-sonra- heyecandan-kusabilirim diyen bir damat
adayı olmak istiyordum ve o da bundan bir gram azını hak etmiyordu. Bu,
aklımdan çıkaramadığım bir şeyi umursamıyormuş numarasını ilk yapışım
olmayacaktı. Bunun kanlı canlı kanıtı koynuma sokulmuş, yanımda oturuyordu.
Televizyonda Keaton Hall’un dışında duran muhabir mikrofonu iki eliyle
tutmuş, kaşlarım çatarak, “… kurbanların aileleri şu soruyla baş başa
olacaklar: Bu katliamın sorumlusu kim? Sana dönüyoruz Kent,” dedi.
Bir anda farazi bulantım gerçeğe dönüştü. O kadar çok kişi ölmüştü,
tabii ki bililerini sorumlu tutacaklardı. Bu Adam’ın hatası mıydı? Hapse mi
girecekti? Peki ya ben? Abb/yi kendime çekip saçlarını öptüm. Masalardan birinin
arkasında duran bir kadın eline bir mikrofon alıp konuşmaya başlarken dizim
kontrol dışı bir şekilde hafifçe sallanmaya başladı. Eğer kısa süre içinde
uçağa binmezsek Abby’yi kaptığım gibi Vegas’a doğru koşmaya başlayabilirdim.
Oraya uçaktan önce varabilirmiş gibi hissediyordum kendimi. Daha önce
muhtemelen milyonlarca kez tekrarladığı hazır metni okuyan yer hostesi uçağa
gitmemizi anons ederken, sesi bir alçalıp bir yükseliyordu. Sesi Snoopy’deki
öğretmen gibi geliyordu kulağa: sıkılmış, monoton ve anlaşılması imkânsız.
Anlamı olan tek şey hiç durmadan kafamın içinde yankılanan düşüncelerdi:
Hayatımda sevmiş olduğum ikinci kadının kocası olmak üzereydim.
Neredeyse zamanı gelmişti. Lanet olsun, evet! İşte bu!
Ben evleniyordum!…
Kitap Serisi
lavantalı sabunun kokusuyla karışıyordu. Aynı şekilde aklımdan çıkmayan başka bir şey de seslerdi. Sirenler, bağırıp ağlayanlar, kaygılı ve paniğe kapılmış güruhun gürültüsü ve olay yerine gelenlerin bir arkadaşlarının hâlâ içeride olduğunu keşfettiklerinde attıkları çığlıklar. Herkes birbirine benziyordu;baş
Evet seri bitti.
Herşeyin ilki güzeldir derler ya, hakikaten de öyle...
Tatlı Belayı okuduğum zamanı hatırlıyorum öyle çok sevmiştim ki devam kitaplarını okumak için sabırsızlanmıştım.
Ha bu demek olmuyor ki Belalı Düğün kötüydü diye. DEĞİL sadece ilk heyecan yoktu. en azından merak içinde klamadık, olup biteni öğrendik.
Okurken de çok keyif aldım.
-Puanım B-









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder