“”Ya
ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..
Ella
Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim
olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir
evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde
editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir
yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.
Ancak
hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir
şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve
tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.
Hayatlarımızın
durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar,
acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz
bedeller…
Aşk…
kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…
Aşk…
Elif Şafak’tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.
Yazarı: Elif Şafak
Çevirmen: K. Yiğit US
Özgün Dili: İngilizce
Dili: Türkçe
Konu: Zahiri ve İlahi Aşk
Yayın Evi: Doğan Kitap Evi
Türkçe Basım Tarihi: Mart 2009
Sayfa Sayısı:420
Yazarımız Hakkında
1997'den
beri sekizi roman olmak üzere 12 eser veren Elif Şafak'ın, 2009 yılında
yayımlanan Aşk adlı romanı Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan
edebi eseri olmuştur. 2010 yılında TED Global'deki konuşması internet üzerinden
yaklaşık 1,5 milyon kişi tarafından dinlenmiştir. Twitter'da bir milyona yakın
takipçisi vardır.
Eserleri
otuz dile çevrilen Elif Şafak'ın romanları, Viking, Penguin, Rizzoli ve Phebus
gibi dünyanın en önemli yayınevleri tarafından yayımlanmaktadır. 2010 yılında
Fransa'nın en prestijli ödüllerinden Sanat ve Edebiyat Şövalyesi nişanına layık
görülmüştür.
Strasbourg
doğumlu Elif Şafak, çocukluğunu ve gençliğini Ankara, Madrid, Amman, Köln,
İstanbul, Boston, Michigan ve Arizona'da geçirdi. ODTÜ Uluslararası İlişkiler
Bölümü'nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları
Bölümü'nde, doktorasını ise siyasetbilimi alanında tamamladı.
İlk
romanı Pinhan ile 1998 Mevlânâ Büyük Ödülü'nü alan Şafak, 1999 yılında Şehrin
Aynaları ve 2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazandığı Mahrem
adlı romanlarını yayımladı. Ardından geniş bir okur kitlesine ulaşan Bit Palas
ve İngilizce kaleme aldığı Araf ile adından söz ettiren Şafak, 2006 yılında
senenin en çok okunan kitabı Baba ve Piç'i yayımladı. Ardından aylarca satış
listelerinden inmeyen ilk otobiyografik kitabı Siyah Süt'ü yazdı. Son romanı
İskender 2011'de yayımlandı.
Med-Cezir
(2005), Firarperest (2010) ve Şemspare (2012) kadınlık, kimlik, kültürel
bölünme, dil ve edebiyat konulu köşe yazılarının bir araya getirildiği
eserlerdir. Katkıda bulunduğu başlıca gazeteler Habertürk, The Guardian, The
New York Times'tır.
Kitabın
Kapağı
Aşk romanının
kapağında fotoğraf sanatçısı Ebru Bilun
Akyıldız'ın "kadın
kalbi" adlı fotoğrafı yer alır. Fotoğraf, kalp şeklinde bir yaprağı
gösterir. Kapak, "kalp çakrasının
yaydığı tonda" bir pembe
zemin üzerine basılmıştır. Kitap kapağının pembe rengi, romanın dağıtımından itibaren
çok tartışmalara sebep oldu; kitabı "popüler bir aşk romanı"
görünümüne soktuğu öne sürüldü. Pembe rengin kadınsı bir renk olarak
algılanmasından ötürü kimi erkek okurların ellerinde kitapla görünmek
istememesi üzerine yayıncı, alternatif olarak kül rengi bir kapak hazırladı ve
pembe kapaklı kitap okumak istemeyenler için Haziran 2009'da 20bin özel baskı
yaptı
Önsöz
Bir
taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır
suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir (ip sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının
ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı.Ama bir de göle
düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı otur, O taş var ya o taş,
durgun sulan savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur;
halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz
açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır
aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki
en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.Nehir alışkındır karmaşaya, deli
dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar.
Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla.
Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.
Gel
gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter
onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha
asla eskisi gibi olmaz, olamaz.Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella
Rubinstein’ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları,
ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine
yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yi! boyunca hayatındaki her
ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her
yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararlan bile buna bağlıydı. Hayalına yön
veren yegâne pusula evi ve evliliğiydi.Kocası David tanınmış bir dişçiydi;
mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek
derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde
(bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna
inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte:
Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi… Ve tabii bir de her
evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden,
ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!
Aşkmış
meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri. Ella’nın Öncelikler sıralamasında
gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal
ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi
birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki
hayat ne filmdi, ne de roman!Ello’nın öncelikler listesinin başında çocukları
gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan
Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden
retriever köpekleri vardı: “Gölge”. Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti
henüz. O gün bugündür El-la’nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi
artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge’nin vadesi
doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella’nın yüreği el
vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonlan;
ister bîr dönem, ister eskimiş bir âdet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki
olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmemden
geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile.Rubinstein Ailesi Amerika’da,
Northampton’da, krem rengi Viktarya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne
kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hâlâ görkemliydi yapı: Tam beş
yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları
vardı: üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden
tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın
ve sağlık sigortası, emeklilik hesaplan, çocuklara üniversite eğitimi
birikimleri ve müşterek banka hesaplan… Oturdukları evin yanı sıra biri
Boston’da, diğeri Rhode Adası’nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları
elde edebilmek için, ellla da David de epey atın teri dökmüşlerdi. Her katında
çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zeytinli-tarçınlı kurabiye
kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir
ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı
evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu
gerçekleştirmişlerdi.
Geçen
sene Sevgililer Günü’nde, kocası Ella’ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye
etmişti. Yanına da balonlu, ayıcıktı bir kart iliştirmişti:
Sevgili
Etta,
Sessiz
sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın…
Beni
olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için
Seni
ilelebet sevecek kocan,
Ella
kimseye bilhassa kocasına- itiraf edememişti ama için doğrusu, bu satırları
okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. “Ben ölünce arkamdan bunları
diyecekler herhalde” diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler,
şu sözleri de eklemeliydiler.”Ellacığımızın tüm yaşamı, kocası ue çocuklarından
ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı
ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı.
İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi.
O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi.”
İşte
tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dâhil olmak üzere hiç kimse
anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’m nasıl olup da
bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip,
tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığım…
Ama
elbet bir sebebi vardı: Aşk!
Âşık
oldu Eila hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği
İkisi
ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah
uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam
tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar
altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu’nda yanmaları
beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella
başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın
kendini aşktan koruması mümkünse!
Aşk,
Ella’nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu
sarstı, silkeledi, darmadağın etti.Ella
Boston,
17 Mayıs 2008
Mevsimlerden
bahardı. Ilık mı ılık, yumuşacık bir günde başladı bu tuhaf hikâye. Nice sonra
Ella geriye dönüp baktığında başlangıç anını zihninde o kadar çok
tekrarlayacaktı ki, sanki geçmişte yaşanmış bitmiş bir hatıra gibi değil de,
hâlâ evrenin bir köşesinde sürmekte olan bir tiyatro sahnesi gibi gelecekti ona
her şey.
Zaman:
Mayıs ayında bir cumartesi öğleden sonra.
Mekân:
Evlerinin mutfağı.
Ailecek
hep beraber oturmuş yemek yiyorlardı. Kocası tabağına en sevdiği yemek olan
kızarmış tavuk butları doldurmakla meşguldü. İkizlerden Avi çatal bıçağını
baget yapmış, hayali bir davul çalar gibi sesler çıkarıyordu; kız kardeşi Orly
İse günde ancak 650 kaloriye izin veren yeni diyetine uymak için toplam kaç
lokma yiyebileceğinin hesabını yapıyordu. Büyük kızı Jeannette bir dilim ekmek
almıştı eline, dalgın dalgın krem peynir sürüyordu üstüne..
Ailenin
yanı sıra bir de Esther Hala vardı masada. Pişirdiği kakaolu mozaik keki
bırakmak için şöyle bir uğramış, ama ısrarları kıramayıp yemeğe kalmıştı.
Ella’nın yemek biter bitmez yapacak bir dolu İşi olsa da henüz masadan kalkası
gelmiyordu. Son zamanlarda böyle ailecek bir araya gele-miyortardı bir türlü.
Fırsat bu fırsat, herkesin arayı ısıtacağını ümit ediyordu.
“Esther
Hala, Ella sana müjdeyi verdi mi bakalım?” dedi.David birdenbire. “Kannı harika
bir iş buldu, biliyor musun? Hem de seneler sonra.”
Ella
üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuştu. Edebiyatı seviyordu sevmesine
ama mezun olduktan sonra düzenli bir iş hayatı olmamıştı. Yalnızca birkaç kadın
dergisine ufak tefek yazı takviyeleri yapmış, bazı kitap kulüplerine katılmış,
aralarda yerel gazetelere kitap eleştirileri yazmıştı. Hepsi buydu. Bir
zamanlar, saygın bir kitap eleştirmeni olmayı istemişse de o günler çoktan
geride kalmıştı. Hayatın rüzgârının onu bambaşka mecralara sürüklediği
gerçeğini kabullenmişti. Meşhur bir edebiyat elettirmeni ilişil, bitme/
tükenmez ev işleri ve ailevî yükümlülükleri olan. üstüne üstlük bir de üç
çocukla uğraşan titiz bir ev kadını olmuştu sonunda.
Hani
bundan da yoktu pek bir şikâyeti. Anne olmak, eş olmak, köpeğe bakmak, evi
çekip çevirmek, mutfak, bahçe, alışveriş, çamaşır, ütü derken… zaten yeterince
meşguliyet vardı bayatında. Bunlar yetmezmiş gibi bir de aslanın ağzından
ekmeği almak için uğraşmasının ne gereği vardı? Her ne kadar feministlerle
kaynayan Smith Üniversitesi’n deki sınıf arkadaşlarının hiçbiri EH a’n in
seçimine takdirle bakmasa da, o bunun üstünde durmamış; evine bağlı bir anne,
eş ve ev hanımı olmaktan uzun seneler boyunca en ufak bir rahatsızlık
duymamıştı. Maddi durumlarının iyi olması, çalışma gereği duymamasını
kolaylaştırmıştı tabii. Ella bundan dolayı minnettardı hayata. Edebiyata olan
merakını evinden de devam ettirebilirdi nasıl olsa. Hem okuma sevgisi asla
bitmemişti ki, hâlâ bir kitap kurduydu -ya da öyle olduğuna inanmak
istiyordu.
Ama
gün geldi, çocuklar âkil baliğ oldu. Dahası, annelerinin sürekli üstlerine
titremesini istemediklerini apaçık belli ettiler. Ella da mebzul miktarda boş
vakti olduğunu görüp, en nihayetinde bir iş bulmanın iyi olabileceğini
düşünmeye başladı. Kocasının onu yürekten teşvik etmesine ve aralarında sürekli
bu konuyu konuşup fırsat kollamalarına rağmen, Ella için iş bulmak pek de kolay
olmayacaktı. Başvurduğu yerlerdeki işverenler ya daha genç birini arıyordu ya
daha tecrübeli. Reddedile reddddile gururu örselenen Ella nicedir iş aramaktan
vazgeçmiş, konuyu rafa kaldırmıştı.
Mamafih,
2008 yılı mayıs ayında, bunca sene iş bulmasının ününe dikilmiş her ne engel
varsa beklenmedik biçimde ortadan kalktı. Kırk yaşına basmasına birkaç hafta
kala, Boston’daki bir yayınevinden cazip bir t*klif aldı. İşi bulan da
kocasıydı aslında. Müşterilerinden biri vesile olmuştu. Belki de metreslerinden
biri…
¦“Aman
canım, büyütülecek bir iş değil” diye hemen açıklamaya koyuldu Ella. “Bir
yayınevinde edebiyat editörünün asistanının asistanıyım altı üstü. Tavşanın
suyunun suyu yani!”
Ama
David karısının yeni işini küçümsemesine fırsat vereceğe benzemiyordu.
“Hayatım niye öyle diyorsun?” diye atıldı. “Anlatsana ne kadar saysın bir
yayınevi olduğunu.”
David
Ello’yı dirseğiyle hafifçe dürttü ama baktı ki karısından gık çıkmıyor, kendi
söylediklerine şevkle kafa sallayarak kendisi onay verdi: “Gayet meşhur ve
itibarlı bir yayınevi bu, Esthcr Hala. Ülkenin en iyilerinden! Diğer asistanları
bir görsen! Hepsi gencecik! Hepsi en iddialı üniversitelerden mezun! Aralarında
Ella gibi bunca sene ev hanımı olup da tekrar çalışmaya başlayan tek bir kişi
yok. Ne kadın ama, değil mi?”
Ella
hafifçe kıpırdayıp omuzlarını dikleştirdi. Zoraki, iğreti bir tebessüm kondu
dudaklarına. Bir yandan da merak ediyordu, acaba kocası niye bu kadar
çırpınıyordu? Bunca sene onu meslek sahibi olmaktan alıkoyduğu için birdenbire
senelerin kaybını telafi etmeye mi çalışıyordu? Yoksa onu aldattığı için pişmanlık
duyup bu şekilde arayı yumuşatmayı mı umuyordu? Hangisi doğruydu acaba? Aklına
başka bir açıklama gelmiyordu doğrusu. David’in bu kadar iştiyakla balI andıra
ballandıra konuşmasının başkaca bir izahı yoktu.
“Gözü
pek diye buna denir. Hepimiz Ellacımla gurur duyuyoruz* diye konuşmasını
taçlandırdı David.
Esther
Hala dokunaklı bir sesle katıldı sohbete. Taaa, bir tanedir Ellacık; her zaman
öyleydi” dedi. Sanki Ella masadan kalkıp son yolculuğuna çıkmıştı da, kesif
bir hüzünle onu anıyordu.
Masadaki
istisnasız herkes şefkatle baktı Ella’ya. Nasıl olduysa Avi kinayeciliği bir
kenara bırakmış, Orly ise bir kez olsun dış görünümü dışında bir şeye dikkatini
verebilmişti, Ella bu sevgi dolu anın tadını çıkarmaya çalıştı ama yapamadı.
Bir isteksizlik, takatsizlik vardı üzerinde. Nedenini bilemiyordu. Keşke
birisi didiştir sevdi şu tatsız konuyu. ilgi odağı olmaktan hoşlanmıyordu.
İşte
o anda büyük kızı Jeannette, bu sessiz duayı duymuş gibi bir anda söze
karışıverdi: “Benim de sizlere bir haberim var! Müjdemi isterim!”
Tüm
başlar Jcannettc’e döndü. Merakla, ağızlan kulaklarında, lafın devamını
beklediler.
“Scott
ve ben evlenmeye karar verdik” dedi Jeannette pat diye, “Aman biliyorum şimdi
ne diyeceğinizi! Daha üniversiteleriniz bitmedi, bir durun hele ne aceleniz
var. daha gençsiniz, falan filan… Ama anlayın ne olur. ikimiz de bu büyük
adımı atmaya hazırız arlık,”
Mutfak
masasına bir tuhaf sessizlik çöktü. Daha bir dakika evvel hepsini saran
yumuşaklık ve yakınlık buhar olup uçtu. Orly ve Avi boş ifadelerle birbirlerine
baktılar. Esther Hala elinde bir bardak elma suyuyla, çılgın bir heykeltıraşın
elinden çıkma komik, şişman bir heykel gibi donakaldı. David iştahı
kesilmişçesine çatalı bıçağı bir kenara koydu ve gözlerini kısıp Jeannette’e
baktı. O açık kahve gözlerinde bir gerginlik, tedirginlik vardı. Suratında da
bir şişe sirke suyu içmek zorunda kalmış gibi ekşi bir ifade…Durumun vehametini
kavrayan Jeannette sızlanmaya başladı: “Off, buyrun bakalım! Ben de
zannediyordum ki ailem sevinçten havalara uçacak, ama nerdeee? Şu hâlinize
bakın! Suratınızdan düşen bin parça. Gören de zanneder ki felaket haberi
verdim.”
“Kızım,
az önce evleneceğini söyledin” dedi David, sanki Jeannette ne dediğini
bilmiyormuş da bunu birinden duyması gerekiyormuş gibi.
“Babacım
farkındayım, biraz ani oldu ama Scott geçen akşam yemekte evlilik teklif etti.
Ben de evet dedim bile.”
“Peki
ama neden?”
Bunu
soran Ella’ydı. Cümle ağzından çıkar çıkmaz kızının kendisine bakışlarından
böyle bir soruyu garipsediğini anladı. “Peki ama ne zaman?” diye sorsa, yahut
“Peki ama nasıl?” dese, hiç mesele olmayacaktı. Her iki soru da Jeannette’i
mutlu ve tatmin edecek; “Hadi o zaman, düğün hazırlıklarına başlayabiliriz”
anlamına gelecekti. Oysa, “Peki ama neden?” beklenmedik bir soruydu. Ve
Jeannette cevabını vermeye hazır değildi.
“Ne
demek peki ama neden’} Herhalde Scott’a âşık olduğum için! Başka bir sebebi
olabilir mi anne ya?”
Ella
kelimeleri tane tane seçerek, sözlerine açıklık getirmeye çalıştı. “Canım
demek istediğim… Aceleniz neydi yani? Hamile falan mısın yoksa?”
Esther
Hala oturduğu yerde şöyle bir kıpırdandı, kasıldı, üst üste öksürdü. Elma
suyunu bırakıp, cebinden bir kutu mide asidi tableti çıkarttı. Çiğnemeye
koyuldu.
Avi
ise kıkır kıkır gülmeye başladı: “Vay, bu yaşta dayı olacağım desenize!”
Ella,
Jeannette’in elini tutup, kendine doğru çekerek hafifçe sıktı, ‘İşin doğrusu
neyse bize rahatlıkla söyleyebilirsin, biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun
ailen olarak hep arkan…
***...Hamuş ve Bişrev...***
Hamuş!.. Dedi Mevlana
kendisine Hamuş!... Yani Suskun!... Sustuğu yerde açıldı kapılar önüne serildi
ışıltılı kelimeler kalbi duygular… Hamuş!.. dedi sustu Mevlana… Sustu ve
kapandı karanlıklara… Karanlıklara Şems doğdu sonra… Baktı… Gördü… Adına Aşk dedi…
Candan özge candan öte olana… Yaprakta tohumu damlada okyanusu gördü sonra…
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sözün bittiği yerde
noktanın konduğu yerde susmuştum bütün kelimelerimi. Anlatmak yormuştu nazenin
bedenimi… Anlaşılamamak ise en çok yüreğimi. Sustuğu yerde anlaşılmaktı belli
ki bütün derdi…
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Seni anlatmayan bütün
kelimeleri susmuştum. Senle başlamayan bütün cümleleri bir bir bozmuştum. Şems
ol da gel karanlıklarıma doğ diye ummuştum… Umutmuşsun!.. Unutmuşum!...
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Suskunluğum verilene rıza
göstermekti… “İyi günde kötü günde hastalıkta ve sağlıkta” diye başlayan o
tekerlemeye eşlik etmekti. İyi ve güzeli sana kötü ve çirkini kendisine
seçmişti… Suskunluğun bedeli sadece bu seçimdi…
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Dün’ü dünde bırakmak
adına…”Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”dı. Aşk! Demiştim sonra Aşk!... Aranan
bulunmuştu… Beklenen gelmişti… Aşk vardı ve ötesi çoktan unutulmuştu!...
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sana da Şems diyecektim
belki… Kör kuyulara atılmasaydın bütün karanlığına rağmen görecektin güneşi…
Kapattın gözlerini kestin attın son yanında yeşeren düşlerini… Şems olmak kolay
mıydı canı canana teslim etmeden? Kendinden geçmeden aydınlanır mıydı kör
karanlıklar açılır mıydı kilit vurulmuş kapılar…
Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sonra “ne olursan ol yine
gel” demiştim… Önce kendine sonra kendindekine. Kendini bilmekti marifet…
Kendini bulmaktı meziyet… Dev aynasında değil boy aynasında seyretmekti asıl
kendini keyfiyet…
Sonra “ Bişrev!” dedi
Mevlana… “Dinle!..”
Sonra “Bişrev!” demiştim
ben de!... Dinle!... Hamuş ol dinle!.. Kendin ol dinle!... Tövbe et dinle!...
Affet dinle!...Ama dinle!... İlle de dinle!...
Sath-ı müdafaada
meşruiyet aramak senin neyine!...
Dinle!.. Hataya bedel günaha kefaret biçmek senin
neyine!...
Dinle!.. Yenilen hakkı hukuku arşına endazeye kiloya grama
grata vurmak senin neyine!...
Dinle!.. Cüceler dev ayaklar baş olmuşsa cüceyle boy devle
güç yarışına girmek senin neyine!...
Dinle!.. Akıllar uçmuş fikirler gitmiş duygular yerle
yeksan olmuşsa namus edep haya en çok da namustan edepten hayadan akıldan
fikirden yoksunların eline düşmüşse konuşmak senin neyine!
Sus ve dinle!..
Hamuş ve bişrev!..
Yangın yerine
bak!.. Ateşten külden kordan ne var elinde!.. Pervane değilsen yaklaşma sakın
ateşe!… Can’ı Canan’a teslime hazır değilsen “ben Aşk’ım” deme kimseye… Aşk
gelmesin seninle dile… İncinmesin ne Mecnun ne Leyla ne gül ne de diken
seninle!.. Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle… Ah u zar ederim diyorsan
çekme gözüne sürme!.. Talipsen kara bahta kör talihe…Dinle!
“Gel gel ne olursan
ol yine gel!...” diyorsan “Hamuş!...” ol sen de… Sonra da “Bişrev!...” de en
sevilene!...
Ve semaya dursun
yürekler Aşk’ın önünde…
Evet bu kitap hakkında yorum yaparken biraz dikkat etmek istiyorum. "Elif Şafak AŞK" tavsiye üzerine aldığım, araştırmam üzerine çok okunulan bir kitap olduğunu öğrendiğim, bende merak uyandıran bir kitap.
Mevlana ve Şems-i Tebriz'i aşkı hakkında pek bilgim yoktu. Hal bu ki ne çok şey kaçırmışım şimdiye kadar diyorum. Bu kitabı okuduktan sonra bende daha çok merak uyandırdı ve daha çok benzer kitaplar okudum. Ama aralarından Mevlana ve Şems-i Tebriz'i en güzel anlatan Elif Şafak 'ın Aşk kitabı olduğuna kanaat getirdim. Başlarında biraz sıkıcı gelse de günümüzle uyarlanması canlılık kazandırıyor kitaba. Aşk denilince belki de herkesin aklına aynı şey geliyordu. Ama aşkın tanımının çok geniş olduğunu anlıyor insan. İçimizde hep var olan ilahi aşkı ateşlendiriyor. Ne güzel sevmek dedirtiyor insana...
Mevlana ve Şems-i Tebriz'i aşkı hakkında pek bilgim yoktu. Hal bu ki ne çok şey kaçırmışım şimdiye kadar diyorum. Bu kitabı okuduktan sonra bende daha çok merak uyandırdı ve daha çok benzer kitaplar okudum. Ama aralarından Mevlana ve Şems-i Tebriz'i en güzel anlatan Elif Şafak 'ın Aşk kitabı olduğuna kanaat getirdim. Başlarında biraz sıkıcı gelse de günümüzle uyarlanması canlılık kazandırıyor kitaba. Aşk denilince belki de herkesin aklına aynı şey geliyordu. Ama aşkın tanımının çok geniş olduğunu anlıyor insan. İçimizde hep var olan ilahi aşkı ateşlendiriyor. Ne güzel sevmek dedirtiyor insana...
Kısaca bende güzel bir etki bıraktı. İçinde hem duygu hem de bilgi var. Özel birine hediye edilebilecek kadar özel ve anlamlı bir kitap.
Puanım: A-












Hiç yorum yok:
Yorum Gönder