Özgün
Adı: The Selection
Yazarı:
Kiera Cass
Çeviri:
Derya İmer Aydınlık
Sayfa
Sayısı: 304
Baskı
Yılı: 2013
Dili:
Türkçe
Yayınevi:
DEX
Beni Seç
Bir prens
nasıl tavlanır?
Illéa
ülkesinde tüm genç kızlar doğdukları günden beri sınıf atlamanın peşinde. Paha
biçilmez mücevherlere, göz alıcı elbiselere ancak bu şekilde sahip
olabilecekler. Bunun için tek bir şansları var: SEÇİM. Kıyasıya bir mücadeleyle
geçen Seçimi kazanmanın tek yolu Prens Maxonı kendine âşık etmek.
America içinse
Seçim, bir kâbustan farksız. Bu yarışa girmeyi kabul ederse, kendisinden aşağı
sınıftan olduğu için herkesten gizlediği aşkı Aspeni arkasında bırakmak zorunda
kalacak. Öte yandan bu, ailesinin tek kurtuluş şansı.
America saraya
adım atar atmaz, kendini esrarengiz bir dünyanın içinde bulacak. Saray hiç de
dışarıdan göründüğü gibi olmayacak.
35 kızın
katıldığı vahşi bir yarış nasıl kazanılır?
"Açlık
Oyunları ile The Bachelor arasında bir yerde duran bu roman öyle eğlenceli ki.
Yazar, Americanın gizli, ilk aşkının külleri sönerken America ve Prens Maxon
arasında gelişen kimyayı öyle ustaca kurmuş ki, okumaya doyamıyorsunuz."
Publishers Weekly
"Kiera
Cassin ilk romanı Beni Seç, reality şov ve distopik bir peri masalının mükemmel
sentezi."
Kiersten White, Paranormal
Devam Kitabı
Selam baba!
(el sallar)
1. Bölüm
Posta
kutumuzdaki mektubu aldığımızda annem sevinçten çılgına dönmüştü. Tüm
problemlerimizin çözülüp sonsuza dek yok olduğuna karar vermişti bile.
Planındaki tek kusur bendim. Söz dinlemeyen bir evlat olduğumu düşünmüyordum
ama bu konuda sınırı aşmıştım.
Kraliyet
ailesinden olmak istemiyordum. Birinci sınıf olmak da istemiyordum. Hatta
kılımı kıpırdatmak bile istemiyordum.
Odamda,
tıka basa dolu evimizin gürültüsünden uzaklaşabildiğim tek yerde saklanarak,
annemi ikna edebilecek bir neden bulmaya çalıştım. Elimde sadece samimi
düşüncelerim vardı… Gerçi birini bile dinleyeceğini sanmıyordum.
Onu daha
fazla görmezden gelemezdim. Akşam yemeği yaklaşıyordu ve evin en büyük çocuğu
olarak, yemek yapmak benim sorumluluğumdaydı. Yataktan zar zor kalkıp,
tımarhanemize doğru yürüdüm.
Annem ters
ters baktı ama tek kelime etmedi.
Tavuk,
soslu makarna ve elma dilimlerinden oluşan yemeğimizi hazırlayıp, beş kişilik
masamızı kurarken mutfak ve yemek odası arasında sessizce, dans eder gibi gidip
geldik. İşten başımı kaldırıp ona baksaydım, onun istediklerini istemediğim
için
beni
suçlayan hiddetli bakışlarıyla karşılaşırdım. Bunu çok sık yapardı. İşveren bir
ailenin gereksiz yere kaba saba davranması sonucu çalışmak istemediğimde
yaptığı gibi. Ya da altıncı sınıflardan birinin yardımını karşılayacak maddi
gücümüz olmadığında benden muazzam bir temizlik yapmamı istediğinde olduğu
gibi.
Bazen bu
işe yarardı. Bazen yaramazdı. Ve işte bu konuda beni ikna edemezdi.
İnatçılık
yaptığımda buna katlanamazdı. Fakat ben bu özelliğimi ondan almıştım, yani
şaşırmaması gerekirdi. Gerçi bu sadece benimle ilgili bir konu değildi. Annem
son zamanlarda çok gergindi. Yaz bitiyordu, yakında soğukla yüzleşecektik. Ve
endişeyle de.
Annem,
çaydanlığı masanın ortasına, sinirlenerek tak diye koydu. Limonlu çay fikri
ağzımı sulandırdı. Fakat beklemek zorundaydım; şimdi içersem, yemek yerken su
içmek zorunda kalırdım.
Kendini
daha fazla tutamayarak, “Formu doldursan ölür müsün?” dedi. “Seçim, senin için
de hepimiz için de muhteşem bir fırsat olabilir.”
Yüksek
sesle iç çektim, o formu doldurmak benim için ölmekten de beterdi.
Asilerin
-Illea’dan, geniş ve görece genç ülkemizden nefret eden yeraltı kolonilerinin-
saraya sık sık vahşi saldırılar düzenlediklerini herkes biliyordu. Onları daha
önce Carolina’daki eylemlerinde görmüştük. Devlet makamlarından biri yakılıp
yıkılmış ve bir avuç İkinci sınıfın arabaları tahrip edilmişti. Bir keresinde,
hapishaneden görkemli bir kaçış gerçekleştirip, her nasılsa hamile kalmış genç
bir kızla, Yedinci sınıfa mensup dokuz çocuk babası bir adamı saldıklarını
öğrenince doğru yolda olduklarını düşünmüştüm.
Fakat
potansiyel tehlikenin ötesinde, Seçim’i düşünmenin bile kalbimi kıracağını
hissediyordum. Beni, şu anda olduğum yerde kalmak zorunda bırakan tüm o
sebepleri düşündüğümde gülümsemeden edemiyordum.
Annem, “Bu
son birkaç sene baban için çok zorlu geçti,” dedi dişlerini sıkarak. “Birazcık
merhametin varsa babanı düşün.”
Babam.
Evet. Gerçekten babama yardım etmek istedim. Ve May ile Gerad’a. Ve sanırım,
anneme bile. Bu şekilde konuştuğu zaman, ortada gülümsenecek bir şey
kalmıyordu. İşler uzunca bir süredir zoraki ilerliyordu. Acaba babam da bunu
normale dönmemiz için bir yol olarak mı görüyordu ve herhangi bir meblağ işleri
daha iyi hale getirebilir miydi diye merak ettim.
Bu şekilde
hayatta kalamayacağımızdan korkuyoruz diyemem. Yoksul değildik. Fakat sanırım
yoksulluktan o kadar uzakta da değildik.
Sınıfımız,
hiyerarşinin en dibinden sadece üç seviye yukarıda yer alıyordu. Bizler
sanatçıydık. Ressamlar ve klasik müzisyenler dipten sadece üç adım
yukarıdaydılar. Tam manasıyla. Paramız kısıtlıydı ve gelirimiz genellikle
mevsime göre değişirdi.
Tüm büyük
tatillerin kış aylarına toplandığını, zamanın yıprattığı bir tarih kitabında
okuduğumu hatırlıyordum. Cadılar Bayramı denilen bir şeyin ardından Şükran Günü
geliyormuş, daha sonra da Noel ve Yeni Yıl. Hepsi art arda.
Noel hâlâ
aynıydı. Bir peygamberin doğum gününü değiştirecek değilsiniz, tabii. Fakat
Illea, Çin ile büyük barış antlaşmasını yaptığından beri Yeni Yıl, ayın durumuna
göre Ocak’ta ya da Şubat’ta oluyordu. Dünyanın yaşadığımız kısmındaki tüm
bireysel şükran ve bağımsızlık kutlamaları artık sadece Minnet Bayramı’ndaydı.
Yazın olurdu. Bu, Illea’nın kuruluşunu, hâlâ burada oluşumuzu kutlama vaktiydi.
Cadılar
Bayramı nedir bilmiyordum. Asla gün ışığına çıkmadı.
Yani, en
azından yılda üç kere ailecek iş sahibi oluyorduk. Babamla May resim yaparlardı
ve işverenler bunları, hediyelik olarak satın alırdı. Annem ve ben partilerde
gösteriler yapardık -ben şarkı söylerken o piyano çalardı- yapabilecek gücümüz
varsa tek bir işi bile geri çevirmezdik. Çocukken, insanların önünde performans
sergilemek beni korkuturdu. Fakat artık kendimi arka plan müziği ile
örtüştürmeye çalışıyordum. İşverenlerimizin gözünde biz buyduk işte: duyulması
gerekenler, görülmesi gerekenler değil.
Gerad henüz
kendi yeteneğini keşfedemedi. Sadece yedi yaşında. Hâlâ vakti var.
Yakında
yaprakların rengi değişecek ve küçük dünyamız düzensiz bir hale girecekti. Beş
ay ama sadece dört işçi. Noel vaktine kadar iş bulabileceğimizin garantisi
yoktu.
Bunu bu
şekilde düşündüğümde, Seçim sanki tutunabileceğim bir dal gibi gelmişti. O aptal
mektup, beni karanlıktan çıkarabilirdi ve ben de ailemi peşim sıra
sürükleyebilirdim.
Anneme
baktım. Bir Beşinci sınıf için, tuhaf kaçacak kadar kilolu görünüyordu. Obur
biri değildi, zaten fazlaca tüketebileceğimiz yiyeceğimiz de yoktu. Belki de
beş çocuktan sonra vücut böyle görünüyordur. Saçı kızıldı benimki gibi ama
onunki muhteşem beyaz tellerle doluydu. İki sene içinde aniden, birçok yerde
belirmişlerdi. Hâlâ çok genç olmasına rağmen gözlerinin kenarları kırışmıştı ve
mutfakta görebildiğim kadarıyla, sanki görünmez bir yük omuzlarına binmiş gibi
kambur duruyordu.
Birçok
sorumluluğu olduğunu biliyordum. Neden özellikle beynimi yıkamak için bu kadar
çabaladığını da biliyordum. Fazladan çaba göstererek savaşmıştık ama sonbahar
sessizce yaklaşırken, eli boş kalmış, daha da asabi bir hale bürünmüştü. Küçük,
salak bir formu doldurmayarak, mantıksızca davrandığımı düşündüğünü biliyordum
artık.
Fakat bu
dünyada sevdiğim bazı şeyler -önemli şeyler- vardı. Ve o kâğıt parçası tüm
arzularımla arama giren, kalın bir duvar gibi görünüyordu. Belki istediklerim
aptalcaydı. Belki bunlara sahip olamayacaktım. Ama yine de benimdiler. Ailem
benim için ne kadar değerli olursa olsun, rüyalarımdan vazgeçebileceğimi
düşünmüyordum. Ayrıca, zaten aileme birçok şey vermiştim.
Kenna
evlendiği ve Kota gittiği için ailenin en büyük çocuğu artık bendim ve katkıda
bulunabilmek için elimden gelenin en iyisini yapıyordum. Şarkı söylemenin yanı
sıra birçok müzik aletini de gereğince çalabilmek için neredeyse tüm gün prova
yapıyordum, arta kalan zamanda da evde öğrenim görebilmem için program
yapmıştık.
Fakat bu
mektup yüzünden çalışmalarımın hiçbiri önemli değildi artık. Annem şimdiden
kraliçe oluşumun hayalini kuruyordu.
Eğer kafam
çalışsaydı, babam, May ve Gerad gelmeden o aptal ilanı saklardım. Fakat annemin
cebine soktuğunu bilmiyordum; yemeğin ortasında birden çıkarıvermişti.
“Singer
ailesinin dikkatine,” diye şarkı söyler gibi şakıdı.
Elinden
kapmaya çalıştım ama benden hızlıydı. Er geç öğreneceklerdi nasıl olsa ama
böyle davranırsa hepsi onun tarafını tutacaktı.
“Anne
lütfen!” Yalvardım.
“Duymak
istiyorum!” May haykırdı. Hiç sürpriz olmadı. Küçük kız kardeşim aynı bana
benzerdi, sadece benim üç yıl önceki halimdi. Fakat görünüşümüz her ne kadar
tıpatıp olsa da kişiliklerimiz aynı değildi. Benim aksime o, cana yakın ve umut
doluydu. Son günlerde de tam bir oğlan delisiydi. Tüm bu olay ona inanılmaz
derecede romantik geliyordu.
Kızardığımı
hissediyordum. Babam dikkatle dinliyordu ve May resmen sevinçten zıplıyordu.
Gerad, tatlı küçük şey, yemeğini yemeğe devam etti. Annem boğazını temizledi ve
devam etti.
“Güncel
nüfus sayımı belirtiyor ki on altı ila yirmi yaşları arasında bekâr bir kız şu
an itibarıyla evinizde konaklıyor. Sizleri, büyük Illea milletini
onurlandırabileceğiniz bir fırsattan haberdar etmek istiyoruz.”
May tekrar
haykırdı ve bileğimi yakaladı. “Bu sensin!”
“Biliyorum,
seni küçük maymun. Kolumu kırmadan kes şunu.” Fakat bu sefer de elimi tuttu ve
birkaç kez daha zıpladı.
“Sevgili
prensimiz, Maxon Schreave,” annem devam etti, “bu ay rüştüne kavuşuyor.
Hayatının bu yeni evresine adımını atarken, bir yoldaşı olsun istiyor, gerçek
bir Illea Kızı’yla evlenmek istiyor. Eğer münasip kızınız, kız kardeşiniz ya da
görevliniz Prens Maxon’a gelin olmak ve Illea’nın tapacağı prensese dönüşmek
istiyorsa, lütfen ilişikte gönderdiğimiz formu doldurun ve bölge hizmet
binanıza bırakın. Prensle tanışmak üzere her bölgeden bir kişi rastgele
seçilecektir.
Katılımcılar,
kaldıkları süre boyunca Angeles’daki güzel Illea Sarayı’nda ağırlanacaklar. Her
katılımcının ailesi, kraliyet ailesine karşı görevlerinden ötürü cömertçe
mükâfatlandırılacaktır.” Etki yaratabilmek için son kelimeleri üzerine basa
basa söylemişti.
Devam
ederken gözlerimi devirdim. Oğullarına böyle yapıyorlardı işte. Kraliyet
ailesinde doğan prensesler, diğer ülkelerle olan ilişkileri kuvvetlendirmek
adına evlilik adı altında satılıyorlardı. Neden yapıldığını anlıyordum,
müttefike ihtiyacımız vardı. Fakat hoşuma gitmiyordu. Böyle bir şeye tanık
olmamıştım ve asla olmamayı umuyordum. Kraliyet ailesinden üç kuşaktır prenses
çıkmamıştı. Prensler ise zaman zaman düşen morali yüksek tutmak için halktan
biriyle evleniyorlardı. Seçim’in bizleri birbirimize yakınlaştırmak ve
Illea’nın bile neredeyse hiçlikten doğduğunu göstermek için gerçekleştiğini
sanıyordum.
Bu burnu
havada, küçük pısırığın, içlerinde en gösterişli ve en sığ olan kızı sırf
televizyonda yanında görünsün diye tüm ülkenin önünde seçtiği yarışmaya
katılmanın… düşüncesi bile çığlık atmam için yeterliydi. Bundan daha küçük
düşürücü ne olabilirdi ki?
Ayrıca, İki
ve Üçüncü sınıfın arasında yaşamak istemeyecek kadar evlerine girip çıktım,
Birinci sınıf olmayı saymıyorum bile. Aç olduğumuz zamanlar hariç Beş olmaktan
memnundum. Annem
kast
sisteminde tırmanmaya hevesli bir kadındı, ben değildim.
“Ve tabii
ki America’yı sevecek! O kadar güzel ki.” Annem kendinden geçti.
“Lütfen,
anne. Güzel falan değilim ben, olsam olsam sadece ortalama biri olabilirim.”
May, “Hiç
de değil!” dedi. “Çünkü ben birebir sana benziyorum ve ben güzelim!”
Gülümsemesi o kadar kocamandı ki kendimi tutamayıp bir kahkaha attım. Bu
doğruydu da. Çünkü May gerçekten güzeldi.
Sadece
yüzü, çekici gülümseyişi ya da ışıldayan gözleri değildi onu güzel yapan; May
enerji yayıyordu, sürekli yanında olmak istemenizi sağlayan bir azmi vardı. May
mıknatıs gibiydi ve ben, açıkçası, onun gibi değildim.
“Gerad, ne
düşünüyorsun? Sence ben güzel miyim?” diye sordum.
Tüm gözler
ailemizin en genç üyesine kilitlendi.
“Hayır!
Kızlar iğrenç!”
“Gerad,
lütfen.” Annem, sabrı taşmış gibi iç çekti ama gerçekten kızgın değildi. Ona
kızmak zordu. “America, çok tatlı bir kız olduğunu bilmelisin.”
“Madem o
kadar tatlıyım, neden hiç kimse gelip beni dışarı çıkarmak istemiyor?”
“Ah,
geliyorlar ama ben onları kışkışlıyorum. Benim kızlarım Beşlerle evlenmek için
fazlasıyla güzeller. Kenna bir Dörde sahip oldu ve eminim sen daha iyisini
yapabilirsin.” Annem çayından bir yudum aldı.
“Adı James.
Ona numarayla seslenmeyi bırak. Ve ne zamandan beri oğlanlar kapıya geliyor?”
Sesimin gittikçe yükseldiğini fark ettim.
Babam, “Bir
süredir,” dedi ve ilk defa konuşmaya katılmış oldu. Sesinde üzgün bir tını
vardı ve kararlı gözlerle bardağına bakıyordu. Onu bu kadar üzenin ne olduğunu
anlamaya çalışıyordum. Oğlanların kapıya gelmesi mi? Annemle yine tartışıyor
olmamız mı? Yarışmaya katılmayacak olmam mı? Katılırsam ne kadar
dayanabileceğim mi?
Gözlerini
bir anlığına görebildim ve aniden anladım. Benden bunu talep etmek istemiyordu.
Gitmemi istemiyordu. Fakat faydalarını, tek bir gün için bile olsa, inkâr
edemiyordu.
Annem
“America mantıklı ol,” dedi. “Kızlarını buna ikna etmeye çalışan ülkedeki tek
ebeveynler bizlerizdir kesin. Bu fırsatı düşün! Bir gün kraliçe olabilirsin!”
“Anne.
Kraliçe olmak istesem dahi, ki kesinlikle istemiyorum, bölgede bu yarışmaya
katılacak binlerce kız var. Binlerce. Ve diyelim ki bir şekilde kurada
çekildim, yine de orada otuz beş kız daha olacak, hiç şüphe yok ki baştan
çıkarma konusunda benim hayat boyu sergileyebileceğimden çok daha iyilerdir.”
Gerad’ın
kulakları dikildi. “Baştan çıkarma ne demek?”
Hep bir
ağızdan “Hiçbir şey,” dedik.
“Yani,
benim bir şekilde kazanabileceğimi düşünmek saçmalık.” Sözümü bitirdim.
Annem
sandalyesini çekip ayağa kalkarak masanın üzerinden bana doğru eğildi. “Biri
kazanacak America. Senin de diğerleri kadar şansın var.” Peçetesini fırlatıp
gitti. “Gerad, yemeğini bitirdikten sonra banyo yapacaksın.”
Gerad
homurdandı.
May
sessizce yemeğini yedi. Gerad ikinci bir tabak istedi ama yoktu. Kalktıklarında,
babam çayını yudumlarken ben de masayı temizlemeye başladım. Saçında yine boya
kalmıştı, beni gülümseten biraz sarı boya. Gömleğindeki kırıntıları
silkeleyerek ayağa kalktı. “Üzgünüm baba.” Tabakları toplarken mırıldandım.
“Komik olma
kedicik. Sinirlenmedim.” Kolayca gülümseyip bana sarıldı.
“Ben
sadece…”
“Bana
açıklaman gerekmez tatlım. Biliyorum.” Alnımdan öptü. “İşe dönüyorum.”
Bunun
üzerine mutfağa gidip temizliğe başladım. Neredeyse hiç dokunmadığım tabağımı
bir peçeteyle kapatıp buzdolabına koydum. Benden başka kimse kırıntıdan
fazlasını bırakmamıştı.
İç çekip,
yatmak için odamın yolunu tuttum. Tüm bu olay beni çileden çıkarıyordu.
Neden annem
bu kadar üzerime geliyordu? Mutlu değil miydi? Babamı sevmiyor muydu? Neden bu
onun için yeterli değildi?
Topaklanmış
döşeğime uzandım, Seçim’i düşünmeye çalışıyordum. Sanırım avantajlı yönleri de
vardı. Bir süre için karnımı iyice doyurmak fena olmazdı. Fakat yarışmayı
umursamak için bir sebep yoktu ortada. Prens Maxon’a âşık olacak değildim.
Illea Başkent Raporu’ndan anladığım kadarıyla heriften hoşlanmamıştım bile.
Gece
yarısına kadar vakit sonsuzluk gibi geçmek bilmedi. Kapımdaki aynanın karşısına
dikilip saçımın bu sabahki kadar iyi göründüğünden emin oldum; sonra yüzümde
renk olsun diye biraz dudak parlatıcısı sürdüm. Annem, sadece gösterilerimizde
ve insan içine çıktığımız zamanlarda kullanmamız için makyaj malzemelerimizi
saklardı ama ben, bu gece olduğu gibi, bazı gecelerde biraz kullanırdım.
Elimden
geldiğince sessizce mutfağa süzüldüm. Yemekten artırdıklarımı kaptım, çıkınımı
bayatlamaya başlayan biraz ekmek ve bir elmayla doldurdum. Saat geç olduğu için
odama yavaşça geri gitmek çok zordu. Fakat bunları daha önce yapsaydım da
sabırsızlanırdım.
Penceremi
açtım ve küçük arka bahçemize baktım. Dışarıda ay görünmüyordu, yani hareket
etmeden önce gözlerimin karanlığa alışmasını beklemem gerekiyordu. Bahçenin
ilerisinde, ağaç evinin gölgesi gecenin içinde belli belirsizdi. Çocukken Kota,
gemiye benzesin diye dallarına çarşaf gererdi. O kaptan olurdu, ben de onun
tayfası. Görevlerim, genellikle zemini paspaslamak ile annemin tavalarına
doldurduğum toprak ve çubuklardan oluşan bir yemek yapmaktan ibaret olurdu.
Kota, bir kaşık dolusu toprak alırdı ve omzunun üstünden atarak “yerdi.” Bu
benim tekrar paspas yapmam gerektiği anlamına gelirdi ama umursamazdım. Sadece
Kota ile gemide olmaktan mutluydum.
Etrafıma
bakındım. Tüm komşu evler karanlıktı. Kimse beni izlemiyordu. Pencereden
dikkatlice çıktım. Hatalı çıkışlar yaptığım zamanlarda karnımda morluklar
oluşurdu ama artık kolaydı; bu, senelerce üzerinde çalışıp geliştirdiğim bir
yetenekti. Ve yiyecekleri rezil etmek de istemiyordum.
Çimenlerin
üzerinden, en sevimli pijamalarımla aceleyle geçtim. Günümü üzerimdekilerle
bitirebilirdim ama pijamalarım kendimi daha iyi hissettiriyordu. Ne giydiğimin
önemli olduğunu düşünmüyordum ama minik kahverengi şortumun ve dar beyaz
gömleğimin içinde kendimi güzel hissediyordum.
Artık, tek
elle ağaca çakılı çıtaları tutmakta zorlanmıyordum. Bu yeteneği de
geliştirmiştim. Her adım rahatlık sağlıyordu. Arada pek fazla mesafe yoktu ama
buradayken, evimin gürültüsü kilometrelerce uzakta kalmış gibi hissediyordum.
Burada kimsenin prensesi olmak zorunda değildim.
Kurtuluşum
varsaydığım küçük kutuya tırmanırken yalnız olmadığımı biliyordum. Birisi
gecenin içinde, en uzak köşede saklanıyordu. Nefes alışım hızlandı, elimden bir
şey gelmiyordu. Yiyeceklerimi zemine koydum ve gözlerimi kısarak baktım. Kişi
hareket etti, pek işe yaramayan bir mum yaktı. Çok aydınlık sağlamıyordu -evden
kimse göremezdi- ama yeterliydi. Sonunda davetsiz misafir konuştu ve sinsi bir
gülücük suratına yayıldı.
“Hey,
güzellik.”
2. Bölüm
Ağaç evinin
derinliklerine doğru süründüm. Birkaç metre genişliğindeydi; Gerad bile burada
ayakta duramazdı. Fakat burayı seviyordum. Sürünerek geçmek için bir girişi ve
tam karşıda da ufak bir penceresi vardı. Eski bir tabureyi, mum konulacak bir
masa işlevi görmesi için köşeye yerleştirmiştim ve serdiğim paspas da o kadar
eskiydi ki üzerinde oturmanın yerde oturmaktan pek farkı yoktu. Fazla bir şey
yoktu ama burası benim cennetimdi. Bizim cennetimizdi.
“Lütfen
bana güzellik deme. Önce annem, sonra May ve şimdi de sen. Artık sinirlerimi
bozmaya başladı.” Aspen bana bu şekilde bakarken, ‘ben güzel değilim’ tezimi
savunacak halim yoktu. Gülümsedi.
“Elimde
değil. Sen gördüğüm en güzel şeysin. Söyleyebileceğim tek anda, bunu söylediğim
için beni yargılayamazsın.” Uzandı, yüzümü avuçlarına aldı ve ben de gözlerinin
içine baktım.
Gerekli
olan tek şey buydu. Dudakları benimkilerin üstündeydi ve artık hiçbir şey
düşünemiyordum. Seçim yoktu, çaresiz ailem yoktu, Illea bile yoktu. Sadece
Aspen’in, beni kendine doğru çeken sırtımdaki elleri, Aspen’in yanaklarımdaki
nefesi vardı. Ellerim siyah saçlarına gitti, hâlâ duştan kalma bir ıslaklığı
vardı; daima geceleri duş alırdı ve saç telleri mükemmel, minik kıvrımlar
halinde omuzlarına dökülürdü. Annesinin ev yapımı sabunu gibi kokuyordu. Bu
kokuyu rüyalarımda duyardım. Ayrıldık ve gülümsemeden edemedim.
Bacakları
ayrıktı, ben de aralarına geçip sanki beşikte sallanmak isteyen bir çocuk gibi
kıvrılıp oturdum. “Daha iyi bir ruh hali içinde olmadığım için üzgünüm, sadece…
Postadan şu aptal duyuruyu aldık bugün.”
“Ah, evet,
mektup.” Aspen iç çekti. “Biz iki tane aldık.”
Tabii ki.
İkizler on altı yaşına yeni basmıştı.
Aspen, ben
konuşurken suratımı inceliyordu. Birlikteyken hep böyle yapardı, sanki yüzümü
kafasına kazımaya çalışırdı. Aradan bir haftadan fazla bir süre geçmişti;
ikimiz de eğer birkaç gündür görüşmüyorsak tedirgin olurduk.
Ben de ona
baktım. Hiçbir sınıf ayrımı gözetmeden, Aspen, açık ara, kasabadaki en çekici
adamdı. Koyu renk saçları, yeşil gözleri ve sanki bir sır saklıyormuş gibi
düşünmenizi sağlayan bir gülüşü vardı. Uzun boyluydu ama çok uzun değildi.
Zayıftı ama çok zayıf da değildi. Loş ışıkta, gözlerinin altında minik
torbacıklar olduğunu gördüm; bu hafta geç saatlere kadar çalıştığına şüphe
yoktu. Siyah tişörtünün birkaç yeri ipliklerine kadar sökülmüştü, aynı
neredeyse her gün giydiği paspal kot pantolonu gibi.
Keşke
oturup Aspen için onları yamayabilseydim. Bu benim en büyük arzumdu. Illea’nın
prensesi olmak değil. Aspen’in olmak istiyordum.
Ondan
uzakta olmak bana acı veriyordu. Bazı günler ne yapıyor diye düşünmekten
çılgına dönüyordum. Bununla başa çıkamadığım zamanlarda müzik alıştırmaları
yapıyordum. Müzisyen olduğum için Aspen’e gerçekten teşekkür etmeliyim.
Dikkatimi başka yöne çekiyordu.
Ve bu kötü bir
şeydi.
Aspen
Altıncı sınıftı. Altılar hizmetçidir, daha iyi öğrenim görmüş ve iç mekânlarda
çalışmak için eğitilmiş oldukları için Yedilerden sadece bir adım daha
yukarıdadırlar. Aspen tanıdığım herkesten daha akıllı ve insanı mahvedecek
kadar yakışıklıydı ama bir kadının kendinden daha aşağıdaki sınıftan biriyle
evlenmesi tipik bir davranış değildi. Daha aşağı bir sınıftan bir adam, evlenme
teklifi edebilirdi ama cevap nadiren evet olurdu. Ve herhangi biri farklı
sınıftan biriyle evlenmek istediğinde, evrak doldurmaları ve diğer resmi
işlemlere başlamadan önce doksan gün kadar beklemeleri gerekirdi. Bunun,
insanlara fikir değiştirmek için şans tanımak manasına geldiğini birden fazla
kişiden duymuştum. Yani, bizim bu kadar samimi ve Illea’nın sokağa çıkma saati
haricinde dışarıda olmamız… Başımızı çok ciddi bir şekilde belaya sokabilirdik.
Annemden göreceğim cehennem azabını saymıyorum bile.
Fakat
Aspen’i seviyordum. Aspen’i neredeyse iki senedir seviyordum. Ve o da beni
seviyordu. O orada oturmuş saçımı okşarken, Seçim’e katıldığımı hayal
edemiyordum.
“Bu konuda
ne düşünüyorsun? Seçim hakkında yani?” diye sordum.
“Olabilir,
sanırım. Bir şekilde bir kız bulmalı, zavallı herif.” Sesindeki iğnelemeyi
duyabiliyordum. Fakat gerçekten fikrini bilmek istiyordum.
“Aspen.”
“Tamam,
tamam. Yani, bir yandan üzücü olduğunu düşünüyorum. Prens kimseyle çıkmıyor mu?
Yani cidden kimseyi bulamıyor mu? Dışarılarda bir yerlerde, ona layık birileri
olmalı. Anlayamıyorum. İşte bunları düşünüyorum. Fakat diğer yandan… ”
İçini
çekti. “Bir yanım da iyi bir fikir olduğunu düşünüyor.
Heyecan
verici bir şey. Herkesin gözü önünde âşık olacak. Ve birilerinin sonsuza dek
mutlu yaşaması ya da nasıl derler, hoşuma gidiyor. Herhangi biri yeni
kraliçemiz olabilir. Bu umut verici. Benim de sonsuza dek mutlu olabileceğimi
düşündürüyor.”
Parmakları
dudaklarımda dolaşıyordu. Yeşil gözleri ruhumun derinliklerini yokluyordu ve
sadece onunlayken sahip olabileceğim o bağı hissedebiliyordum. Ben de sonsuza
dek mutlu olmamızı istiyordum.
“Yani ikizlerin
katılması fikrini destekliyorsun, öyleyse?” diye sordum.
“Evet.
Yani, hepimiz zaman zaman prensi görüyoruz; yeterince iyi bir herife benziyor.
Ukalanın teki, ona şüphe yok ama dost canlısı. Ve kızlar çok istekli; onları
izlemek eğlenceli oluyor. Bugün eve geldiğimde etrafta dans ediyorlardı. Ve
kimse ailem için iyi olacağını inkâr edemez. Annem umutlu, çünkü bir yerine iki
katılım hakkımız var.”
Bu korkunç
yarışma hakkında duyduğum tek iyi haber buydu. Bu kadar kendime odaklanıp,
Aspen’in kız kardeşlerini düşünmediğime inanamıyordum. İçlerinden birisi
giderse, biri kazanırsa…
“Aspen
bunun ne demek olduğunun farkında mısın? Ya Kamber ya da Celia kazanırsa?”
Bana daha
da sıkıca sarıldı, dudakları alnıma değiyordu. Bir eli sırtımda aşağı yukarı
hareket ediyordu.
“Bugün tek
düşündüğüm buydu,” dedi. Sesinin azimli tınısı kafamdaki tüm düşünceleri sildi.
Tek istediğim Aspen’in bana dokunması, beni öpmesiydi. Ve bu, gecenin tam
olarak gideceği noktaydı ama karnı guruldadı ve beni bu düşüncelerden arındırdı.
“Ah, hey,
sana abur cubur getirdim,” dedim sakince.
“Ah, öyle
mi?” Heyecanlanmamış gibi konuşmaya çalışıyordu ama istekli olduğu biraz belli
olmuştu.
“Bu tavuğa
bayılacaksın; ben yaptım.”
Küçük
çıkınımı bulup Aspen’e getirdim, o da nezaket sahibi biri olduğundan, azar azar
yedi. Elmadan bir ısırık aldım, böylece ikimiz için hazırladığımı düşünecekti
ama daha sonra yere koyup hepsini yemesini sağladım.
Öğünler
benim evimde endişe kaynağıyken, Aspenlerde tam bir felaketti. Bizden çok daha
düzenli işleri olmasına rağmen onlara daha az para ödeniyordu. Asla ailesine
yetecek kadar yiyecekleri olmuyordu. Yedi kardeşin en büyüğüydü ve ben aileme
yardım edebilmek için nasıl harekete geçiyorsam o da yardım edebilmek için bir
köşeye çekiliyordu. Azıcık yiyeceğini yemeyip kardeşleri ile sürekli işten
güçten yorgun olan annesine yediriyordu. Babası üç sene önce ölmüştü ve
Aspen’in ailesi, neredeyse her şey için ona güveniyordu.
Aspen,
parmaklarındaki tavuk baharatını yalayıp, ekmeği bölerken tatminkâr bir şekilde
onu izledim. En son ne zaman yemek yediğini hayal edemiyordum.
“Sen iyi
bir aşçısın. Birini bir gün çok şişman ve mutlu edeceksin,” derken ağzı elmadan
aldığı ısırıkla doluydu.
“Seni
şişman ve mutlu edeceğim. Bunu biliyorsun.”
“Ah, şişman
olmak!”
Kahkaha
attık ve görüşmeyeli hayatında neler olduğunu anlattı. Fabrikalardan biri için
kâtiplik yapmış ve gelecek hafta da idare edecek kadar para kazanmış. Annesi,
sonunda bölgemizde bulunan birkaç İkinci sınıfın evi için rutin temizlik işi
almış. İkizlerin daha fazla çalışabilmeleri için anneleri, onları okul-sonrası
drama kulübünden almış ama ikizler buna çok üzülmüşler.
“Pazar
günleri de çalışıp, biraz daha para kazanabilir miyim diye düşüneceğim. Çok
sevdikleri bir şeyden vazgeçmeleri fikrinden nefret ediyorum.” Umutla, sanki
gerçekten yapabilirmiş gibi söylemişti.
“Aspen
Leger, sakın buna cüret etme! Zaten çok fazla çalışıyorsun.”
“Ah, Mer,”
diye kulağıma fısıldadı. Tüylerim diken diken olmuştu. “Kamber ve Celia
nasıldır, bilirsin. Dışarda olması gereken tiplerden. Tüm zamanlarını temizlik
yapıp, ofis işleri yaparak geçiremezler. Bu onların doğasında yok.”
“Fakat her
şeyi senden beklemeleri de adil değil Aspen. Kız kardeşlerin hakkında nasıl
hissediyorsun biliyorum ama kendine de dikkat etmelisin. Onları gerçekten
seviyorsan, onlara bakan kişiye daha iyi göz kulak olmalısın.”
“Sen
endişelenme Mer. Ufukta iyi şeyler olduğunu düşünüyorum. Sonsuza kadar bu işi
yapmayacağım.”
Fakat
yapacaktı. Çünkü ailesi daima paraya ihtiyaç duyacaktı. “Aspen, bunların üstesinden
gelebileceğini biliyorum. Fakat sen süper kahraman değilsin. Tüm sevdiklerin
için her şeyi sağlaman beklenemez. Sen sadece… Sen her şeyi yapamazsın.”
Bir
anlığına ikimiz de sessiz kaldık. Sözlerimi dikkate aldığını, eğer yavaşlamazsa
kendini yıpratacağının farkına vardığını umuyordum. Yorgunluktan ölmek Altılar,
Yediler ya da Sekizler için yeni bir şey değildi. Buna katlanamazdım. Göğsüne
iyice sokuldum, kafamdan bu düşünceyi çıkarmaya çalışıyordum.
“America?”
“Evet?”
diye fısıldadım.
“Seçim’e
katılacak mısın?”
“Hayır!
Tabii ki katılmayacağım! Tanımadığım biriyle evlenmeyi aklıma getirebileceğimi
dahi, kimsenin düşünmesini istemem. Seni seviyorum.” Tüm kalbimle söylemiştim.
“Altılardan
biri olmak mı istiyorsun? Daima aç kalmak?
Daima
endişeli olmak?” diye sordu. Sesindeki acıyı da altında yatan asıl soruyu da
duyabiliyordum: Sarayda, insanların benden emir beklediği bir yerde mi yoksa üç
odalı bir dairede, Aspen’in ailesiyle birlikte mi uyumak isterdim?
“Aspen,
bunu başaracağız. Zekiyiz. İyi olacağız.” Gerçek olmasını diledim.
“O şekilde
olmayacağını biliyorsun Mer. Hâlâ aileme destek olmam gerekecek; ben terk
edecek biri değilim.” Kollarına daha da sokuldum. “Ve eğer çocuklarımız
olursa…”
“Çocuklarımız
olduğunda… bu konuda dikkatli oluruz. Kim iki taneden daha fazlasına sahip
olmamız gerektiğini söylüyor?” “Biliyorsun bu kontrol edebileceğimiz bir şey
değil!” Sesinde büyüyen asabiyeti duyabiliyordum.
Onu suçlayamazdım.
Eğer yeterince zenginseniz, aile planlaması yapabilirdiniz. Eğer Dört ya da
daha kötüsüyseniz, kendi başınızın çaresine bakmaya terk edilirdiniz. Son altı
aydır, gerçekten birlikte olmanın bir yolunu ararken, birçok tartışmamızın
konusu bu olmuştu. Çocuklar en zor konuydu. Ne kadar çok olursa, evde o kadar
çok çalışan kişi olurdu. Fakat diğer yandan, çok fazla aç karın…
Tekrar
sessizleştik, ikimiz de ne diyeceğimizden emin olamıyorduk. Aspen tutkulu bir
insandı; tartışmalarda kendini biraz fazla kaptırabiliyordu. Çok fazla
sinirlenmeden önce kendini tutmak konusunda artık biraz daha iyiydi ve o anda
buna çabaladığını biliyordum.
Endişeli ya
da üzgün olmasını istemedim; gerçekten bunu başarabileceğimizi düşünmüştüm.
Yapabileceklerimizi planlayabilirsek, yapamadıklarımızın üstesinden
gelebilirdik. Belki ben fazla iyimserdim, belki de fazla âşıktım ama Aspen ile
feci şekilde istediğimiz şeyleri yapabileceğimize, gerçekleştirebileceğimize
cidden inanıyordum.
“Bence
yapmalısın,” dedi birden.
“Ne yapmalıyım?”
“Seçim’e
katıl. Bence katılmalısın.”
Ona şöyle
bir baktım. “Sen aklını mı kaçırdın?”
“Mer dinle
beni.” Ağzı kulağımın dibindeydi. Bu hiç adil değildi; dikkatimi dağıtacağını
biliyordu. Nefes nefeseydi ve sesi usul usul çıkıyordu, sanki romantik bir
şeyler söylüyor gibiydi ama aslında önerdiğinin romantizmle alakası yoktu.
“Daha iyisi için şansın varsa ve bu şansı sırf benim uğruma kullanmazsan,
kendimi asla affetmem. Buna dayanamam.”
Hızlıca
nefes verdim. “Çok komik. Katılan binlerce kızı düşünsene. Seçilemem bile.”
“Seçilemeyeceksen,
neden sorun olsun ki?” O anda, parmakları kollarımda bir aşağı bir yukarı
dolaşıyordu. Bunu yaptığında onunla tartışamazdım. “Tek istediğim katılman.
Sadece denemeni istiyorum. Eğer gideceksen de gidersin. Gidemezsen, en azından
seni bundan alıkoyduğum için kendime eziyet etmek zorunda kalmayacağım.”
“Ama ben
onu sevmiyorum Aspen. Hoşlanmıyorum bile. Tanımıyorum bile.”
“Kimse onu
tanımıyor. Olay da bu, gerçi, belki de ondan hoşlanırsın.”
“Aspen, bir
dakika. Ben seni seviyorum.”
“Ve ben de
seni seviyorum.” Sözlerini ispatlamak için beni yavaşça öptü. “Ve beni
seviyorsan, bunu yaparsın, ben de ‘eğer’ diyerek kafayı yemem.”
Bunu
kendisiyle ilişkilendirdiğinde, hiç şansım kalmamıştı. Çünkü onu incitemezdim.
Hayatını kolaylaştırabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Ve
haklıydım. Seçilmemin kesinlikle imkânı yoktu. Yani, sadece katılmalı, herkesi
memnun etmeliydim ve seçilmediğimde, hepsi bunun peşini bırakırdı.
Bence kitap süperdi. Öyle ki 2. kitabını araştırdım sepete ekledim yakın zamanda okuyacağım. Yani kendimi gerçekçi bir masalın içinde gibi hissettim. Bazı kısımlarda kahkahayı kopardım, beni çok heyecanlandırdı ne olacağını biran evvel öğrenmek için hızla okudum. Tabi kitabın sonunda her şeyi öğrenemiyoruz, aslında esas olaylar ELİT de:) ben okurken çok eğlendim. umarım olaylar 2. kitapla da bitmez 3-4-5 öyle gider:)
O kadar ki güzeldi.
Puanım: A-

















