Pariste Aşk
Ah Aşk... Ne Seninle Ne de Sensiz... Bu kitabı
okuduğunuz süre boyunca âşık olma hissi bütün benliğinizi saracak...
Anna; babasının isteğiyle lisedeki son yılını
Atlantadan, evinden, annesinden, en yakın arkadaşı Bridgetteden ve hoşlandığı
çocuk Tophtan ayrı bir şekilde geçirmek zorunda kalmış ve Paristeki Amerikan
Okuluna yazdırılmıştır. Hem alıştığı yaşam tarzından uzaklaşmak hem de yeni bir
kültüre uyum sağlamaya çalışmak Anna için çok zordur. Fakat kısa zaman içinde
kendine yeni arkadaşlar edinir. Tabii onu Pariste özel hissettiren biri vardır:
Etienne. Fakat Etienne başka biriyle ilişki yaşamaktadır. Anna; Etienne ve Toph
arasında gidip gelmekte ve ait olduğu yeri yani "ev"ini aramaktadır.
Yazarı:Stephanie Perkins
Orijinal Adı: ANNA AND THE FRENCH KISS
Çeviren: Burcu ÇELİK
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2012
Yayınevi: Arunas Yayıncılık
Çok sevdiğim bir lisem vardı; artık yok.
Çok sevdiğim bir çocuk vardı; artık yok.
Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı; artık yok.
Artık Paris benim de evim.
Yeni arkadaşlar, yeni aşklar…
Ah aşk…
Ne seninle ne de sensiz…
Oysa ben imkânsızı değil, gerçek aşkı arıyordum.
Ama aşk, hayallerde yaşanamayacak kadar gerçek;
hayalleri süsleyecek kadar pembeydi Pariste…
"Oldukça şeytani. Oldukça eğlenceli. Oldukça romantik. Bu kitapla bir an evvel tanışmalısınız."
Maureen Johnson
"Bu kitapta Paris'in büyülü caddelerinden mükemmel bir anlatmaya kadar her şey var. Gerçekten mükemmel bir kitap!"
Robin Benway
"Hiç kimse 'acaba beni seviyor mu?!' sorusunu Stephanie Perkins'ten daha güzel soramaz şahane bir kitap."
Justina Chen
"Büyüleyici bir kitap. Bu kitabı okuduğunuz süre boyunca aşık olma hissi bütün benliğinizi saracak."
Cassandra Clare
Birinci Bölüm
Fransa hakkında yalnızca
şunları biliyordum: Madeline, Amelie ve Mouline Rouge filmleri. Ne işe
yaradıkları hakkında en ufak bir fikrim olmasa da Eyfel Kulesi ve Zafer Anıtı
olarak bilinen Arc de Triomphe. Napolyon, Marie Antoniette ve Louis adında pek
çok kral. Bu kralların ne yaptıkları hakkında da hiçbir fikrim yoktu; fakat
sanırım hepsi, Bastille Günü ile yakından ilişkili olan Fransız Devrimi ile
alakalı isimlerdi. Louvre adı verilen sanat müzesi piramit şeklinde olup Mona
Lisa tablosu, kolları olmayan bir kadın heykeliyle birlikte bu müzede yer
alıyordu. Her köşede kafe, bistro ya da bu tarz mekânlarla birlikte pandomim
oyuncuları bulunurdu. Sunulan yemekler lezzetli olmakla beraber, insanlar bol
bol şarap ve sigara içiyorlardı.
Fransızların,
Amerikalıları ve beyaz spor ayakkabılarını sevmediğini duymuştum.
Birkaç ay önce, babam
beni yatılı bir okula kaydettirdi. Yurt dışında yaşamanın “iyi bir hayat
tecrübesi” ve “ asla unutamayacağı bir hatıra” olduğunu söylerken sesi
telefonda cızırtılı şekilde yükseldi. Evet. Anı. Eğer sinirden deliye dönmemiş
olsaydım babamın bu kelimeyi yanlış anlamda kullandığını belirtirdim. Babamın
kararını bildirdiği andan itibaren ona bağırmayı, yalvarmayı, itiraz etmeyi ve
ağlamayı denedim, ama hiçbir şey onu kararından döndürmedi. Artık beni Anna
Oliphant, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olarak tanıtan yeni bir öğrenci
vizem ve pasaportum var. Ve bavulumdan bile daha küçük olan bir odada,
Paris’teki Amerikan Okulu’nun en yeni son sınıf öğrencisi olarak ailemle
birlikte eşyalarımı yerleştiriyordum.
Konu, yapılan
iyiliklerin farkında olmamam değildi. Yani demek istediğim şu ki, burası Paris.
Işık Şehir! Dünya üzerindeki en romantik şehir! Ben bu duruma karşı
savunmasızdım. Tüm bu uluslar arası yatılı okul saçmalığı benden çok babamı
ilgilendiren bir durumdu. Elinde avucunda olan her şeyi satıp kötü filmlere
dönüştürülen uyduruk kitaplar yazmaya başladığından beri babam, New York’taki
önemli arkadaşlarına kendisinin ne kadar kültürlü v zengin olduğunu kanıtlayıp
onları etkilemeye çalışıyordu.
Babam kültürlü birisi
değildi. Fakat zengindi.
Bu durum her zaman böyle
değildi. Annem ve babamın hala evli olduğu dönemlerde alt orta sınıf bir
aileydik. Boşanma dönemine gelindiğinde tüm bu tevazu hali ortadan kalktı ve
babamın gelecek en iyi Güneyli yazar olma hayalinin yerini kitabı yayımlanan
bir yazar olma isteği aldı. Böylece, Amerikan değerlerine sahip halktan
insanların aşık olması ve amansız bir hastalığa yakalanıp ölmesini anlatan,
Georgia eyaletinin küçük bir şehrinde geçen bu romanları yazmaya başladı.
Evet, aynen böyle oldu.
Bu durum benim canımı
sıkarken kadınlar babamın kitaplarına inanılmaz bir ilgi gösteriyorlardı.
Babamın kitaplarını, saç örgüsü şeklinde örülmüş kazaklarını, bembeyaz
dişleriyle gülümseyişini ve bronz tenini çok seviyorlardı. Tüm bunlar babamı en
çok satan yazarlardan biri ve tam bir ukala yaptı. İki kitabı filme uyarlandı,
diğer üç kitabı da sırada. Babamın gerçekten para kazandığı yer işte burasıydı.
Yani Hollywood. Ve bir şekilde, babamın
kendisine fazla gelen bu paraları ve sözde ünü, onu benim Fransa’da yaşamam
gerektiği düşüncesine yönlendirmişti. Bir yıl boyunca.
Ah Aşk... Ne Seninle Ne de Sensiz... Bu kitabı okuduğunuz süre boyunca âşık olma hissi bütün benliğinizi saracak...
Anna; babasının isteğiyle lisedeki son yılını Atlantadan, evinden, annesinden, en yakın arkadaşı Bridgetteden ve hoşlandığı çocuk Tophtan ayrı bir şekilde geçirmek zorunda kalmış ve Paristeki Amerikan Okuluna yazdırılmıştır. Hem alıştığı yaşam tarzından uzaklaşmak hem de yeni bir kültüre uyum sağlamaya çalışmak Anna için çok zordur. Fakat kısa zaman içinde kendine yeni arkadaşlar edinir. Tabii onu Pariste özel hissettiren biri vardır: Etienne. Fakat Etienne başka biriyle ilişki yaşamaktadır. Anna; Etienne ve Toph arasında gidip gelmekte ve ait olduğu yeri yani "ev"ini aramaktadır.
Yazarı:Stephanie Perkins
Orijinal Adı: ANNA AND THE FRENCH KISS
Çeviren: Burcu ÇELİK
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2012
Yayınevi: Arunas Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2012
Yayınevi: Arunas Yayıncılık
Çok sevdiğim bir lisem vardı; artık yok.
Çok sevdiğim bir çocuk vardı; artık yok.Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı; artık yok.
Artık Paris benim de evim.
Yeni arkadaşlar, yeni aşklar…
Ah aşk…
Ne seninle ne de sensiz…
Oysa ben imkânsızı değil, gerçek aşkı arıyordum.
Ama aşk, hayallerde yaşanamayacak kadar gerçek; hayalleri süsleyecek kadar pembeydi Pariste…
"Oldukça şeytani. Oldukça eğlenceli. Oldukça romantik. Bu kitapla bir an evvel tanışmalısınız."
Maureen Johnson
"Bu kitapta Paris'in büyülü caddelerinden mükemmel bir anlatmaya kadar her şey var. Gerçekten mükemmel bir kitap!"
Robin Benway
"Hiç kimse 'acaba beni seviyor mu?!' sorusunu Stephanie Perkins'ten daha güzel soramaz şahane bir kitap."
Justina Chen
"Büyüleyici bir kitap. Bu kitabı okuduğunuz süre boyunca aşık olma hissi bütün benliğinizi saracak."
Cassandra Clare
Birinci Bölüm
Fransa hakkında yalnızca
şunları biliyordum: Madeline, Amelie ve Mouline Rouge filmleri. Ne işe
yaradıkları hakkında en ufak bir fikrim olmasa da Eyfel Kulesi ve Zafer Anıtı
olarak bilinen Arc de Triomphe. Napolyon, Marie Antoniette ve Louis adında pek
çok kral. Bu kralların ne yaptıkları hakkında da hiçbir fikrim yoktu; fakat
sanırım hepsi, Bastille Günü ile yakından ilişkili olan Fransız Devrimi ile
alakalı isimlerdi. Louvre adı verilen sanat müzesi piramit şeklinde olup Mona
Lisa tablosu, kolları olmayan bir kadın heykeliyle birlikte bu müzede yer
alıyordu. Her köşede kafe, bistro ya da bu tarz mekânlarla birlikte pandomim
oyuncuları bulunurdu. Sunulan yemekler lezzetli olmakla beraber, insanlar bol
bol şarap ve sigara içiyorlardı.
Fransızların,
Amerikalıları ve beyaz spor ayakkabılarını sevmediğini duymuştum.
Birkaç ay önce, babam
beni yatılı bir okula kaydettirdi. Yurt dışında yaşamanın “iyi bir hayat
tecrübesi” ve “ asla unutamayacağı bir hatıra” olduğunu söylerken sesi
telefonda cızırtılı şekilde yükseldi. Evet. Anı. Eğer sinirden deliye dönmemiş
olsaydım babamın bu kelimeyi yanlış anlamda kullandığını belirtirdim. Babamın
kararını bildirdiği andan itibaren ona bağırmayı, yalvarmayı, itiraz etmeyi ve
ağlamayı denedim, ama hiçbir şey onu kararından döndürmedi. Artık beni Anna
Oliphant, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olarak tanıtan yeni bir öğrenci
vizem ve pasaportum var. Ve bavulumdan bile daha küçük olan bir odada,
Paris’teki Amerikan Okulu’nun en yeni son sınıf öğrencisi olarak ailemle
birlikte eşyalarımı yerleştiriyordum.
Konu, yapılan
iyiliklerin farkında olmamam değildi. Yani demek istediğim şu ki, burası Paris.
Işık Şehir! Dünya üzerindeki en romantik şehir! Ben bu duruma karşı
savunmasızdım. Tüm bu uluslar arası yatılı okul saçmalığı benden çok babamı
ilgilendiren bir durumdu. Elinde avucunda olan her şeyi satıp kötü filmlere
dönüştürülen uyduruk kitaplar yazmaya başladığından beri babam, New York’taki
önemli arkadaşlarına kendisinin ne kadar kültürlü v zengin olduğunu kanıtlayıp
onları etkilemeye çalışıyordu.
Babam kültürlü birisi
değildi. Fakat zengindi.
Bu durum her zaman böyle
değildi. Annem ve babamın hala evli olduğu dönemlerde alt orta sınıf bir
aileydik. Boşanma dönemine gelindiğinde tüm bu tevazu hali ortadan kalktı ve
babamın gelecek en iyi Güneyli yazar olma hayalinin yerini kitabı yayımlanan
bir yazar olma isteği aldı. Böylece, Amerikan değerlerine sahip halktan
insanların aşık olması ve amansız bir hastalığa yakalanıp ölmesini anlatan,
Georgia eyaletinin küçük bir şehrinde geçen bu romanları yazmaya başladı.
Evet, aynen böyle oldu.
Bu durum benim canımı
sıkarken kadınlar babamın kitaplarına inanılmaz bir ilgi gösteriyorlardı.
Babamın kitaplarını, saç örgüsü şeklinde örülmüş kazaklarını, bembeyaz
dişleriyle gülümseyişini ve bronz tenini çok seviyorlardı. Tüm bunlar babamı en
çok satan yazarlardan biri ve tam bir ukala yaptı. İki kitabı filme uyarlandı,
diğer üç kitabı da sırada. Babamın gerçekten para kazandığı yer işte burasıydı.
Yani Hollywood. Ve bir şekilde, babamın
kendisine fazla gelen bu paraları ve sözde ünü, onu benim Fransa’da yaşamam
gerektiği düşüncesine yönlendirmişti. Bir yıl boyunca.










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder