-ERİK AĞACI-
Yazar: Ellen Marıe Wıseman
Özgün Adı: The Plum Tree
Sayfa Sayısı: 505
Baskı Yılı: 2016
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Çevirmen: Dilek Parsadan
Köklerin neredeyse orada çiçek açarsın...
"II. Dünya Savaşı dönemini en gerçekçi şekilde yansıtan imkansız bir aşkın neler yaptırabileceğini gösteren orjinal bir hikaye."
-RT Book Reviews
"Savaş dönmeinde aile dramını yürek burkan bir dille anlatan başyapıt..."
-Publisher's Weekly
***
-Birinci Bölüm-
On yedi yaşındaki Christine Bölz için savaş, Bauermanların partisine sürpriz bir davetle başladı. 1938 son baharının o harika gününde, kabusun bu kadar yaklaştığını hayal etmek o kadar imkansızdı ki Hava, soğuk olmasına rağmen harikaydı. Tıpkı Kocher Nehri Vadisi'nin hafif eğimli dağ eteklerine uzanan bahçelerde sallanan kıpkırmızı elmalar gibi... Güneş eylül ayının maviliğinde parlarken, kırsal bölgelerin üzerinde bir bölge gibi sürüklenen iri, pamuksu bulutlar gökyüzünü yorgan gibi örtmüştü. Kış için tohumla ceviz toplayan alakargaların çığlıkları ve kaçışan sincapların ayak sesleri dışında tepelerde çıt çıkmıyordu. Birleşen odun dumanları ile ladin yosunlarının yanık, topraksı kokusu, ayaza rağmen sabaha derinlik katmıştı.
Yıl boyu yaşanan kuraklık yüzünden ormanın içinden geçen yaprak dolu patikalar kupkuruydu. Aslında Christine dik kayalıklarda kayma korkusu olmadan koşabilirdi. Yine de yosun kaplı kayadan inmesine yardım etmesi için Isaac Baurmen'ın elini tuttu. Ormanda ne kadar çok vakit geçirdiğini bilseydi, Isaac ne düşünürdü merak ediyordu. Normalde bir ölümsüzmüşcesine Şeytan Kayası'nda atlayabilir, dizlerini öne büküp yumuşak toprağın çam iğneleriyle kaplı kayan zeminine inebilirdi. Ama bu sefer atlamadı. Isaac'ın onu görgükuralları ve zerafetten uzak, kaba bir erkek çocuğu gibi görmesini istemiyordu. Daha da kötüsü, kaya efsanesinden bihaber olduğunu düşünebilirdi. Söylentilere göre, kilise derslerinden kaçan çocukların üzerine, burada yıldırım düşmüştü. Tabii bu, ürkütücü bir efsaneden başka bir şey değildi. Christine, çocukların başlarına gelenleri anlattığında ısaac kahkahalarla güldü. Ama birlikte kaya yarıklarına tutunarak aşağı inerken kendi kendine keşke böyle saçma bir şeyle Isaac'ı sıkmasaydım diye düşündü.
"Burada olduğumu nerden... Yani... Beni nasıl..."
"Babamın çalışma masasını karıştırdım ve maaş defterini buldum. Adresini de oradan aldım. Umarım habersiz gelip seninle yürüdüğüm için bana kızmamışsındır."
Christine, Isaac gülümsediğini görmesin diye adımlarını hızlandırdı. "Sorun değil." Nasıl sorun olabilirdi ki? Yanından her ayrıldığında içinde oluşan derin boşluk, nihayet yok olmuştu. En azından şimdilik... Christine o sabah uyanır uyanmaz, işe gitmek için saatleri saymaya başlamıştı. Sıcak keçi sütü, tam buğday ekmeği ve erik reçelinden oluşan kahvaltısını ettikten sonra ev işlerini yapmış, hatta kitap okumaya bile çalışmıştı. Ama saat bir türlü geçmek bilmemiş, evde bir dakika daha duracak sabrı kalmamıştı. Bu yüzden saati izlemek yerine tepelere tırmanıp büyükannesiyle büyükbabasının evlilik yıldönümleri için alp gülü ve alpyıldızı aramaya karar vermişti.
"Ama ailen burada olduğunu bilse ne düşünür?"
"Hiçbir şey." ısaac hızlandı, ardından yüzünü Christine'e dönüp geri geri geri yürümeye başladı. Ayaklarını her seferinde, sanki christine üzerine basacakmış gibi tam zamanında geri çekiyordu. Muzırca gülümsemesi Christine'i o kadar etkilemişti ki kızın dudaklarında bir tebessüm belirdi.
Christine, Isaac'ın saatlerce kitap okuyup ders çalıştığınıdan, çimlerle kaplı tepeciklerde yetişen vahşi çilek ve fındıkların Latince isimlerini ezbere bildiğinden emindi. Dahası, uçarken bile görse her kuş türünü ve yumuşak toprakta pençe izini bırakmış diğer hayvanların cinsini ayırt edebilirdi. Fakat tüm bilgisini, kitaplardaki resimlere borçluydu. Christine'ın bildikleri ise halkın içinde geçirdiği yıllar boyunca yaptığı gözlemlerden geliyordu. Christine, Çocukluğunu Rolling Hills'i ve memleketi Hessantel'ı saan karanlık ormanları keşfederek geçirmişti. Her ırmak, her dönemeçli yol, her yaşlı ağaç ve mağara ondan sorulurdu. Babası sabırla ona zehirsiz mantarları nasıl ayırt edeceğini öğretmişti. Ve bir ev işi haline gelmeye başlayan sabahın erken saatlerinde mantar toplama, sonradan hobisi olmuştu. Köyden kaçmaya, tarla kenarları boyunca yürümeye, raylardan karşıya geçmeye ve dar, ağaç kaplı yollarda kesişen at arabası izlerini takip etmeye bayılırdı. Yalnız başında geçirdiği saatler düşüncelerini özgür bırakması için fırsattı.
Christine, ormannın ortasında bulunan, on üçüncü yüzyıldan kalma büyük kilise kalıntısına kaç kez tırmandığını, yıkılmak üzere olan üç duvarla çevrili yumuşacık otlarla kaplı güvenli sığınağında kaç kez hayallere daldığını saymamıştı. Artık destekleme özelliğini kaybetmiş kemerli payandaları ve boş pencereleriyle kilise, yemyeşil dallar, uysal gökyüzü ve hilalin beyazlığında parlayan yıldızlar için taş bir çerçeveden farksızdı. Christine sık sık eskiden adak taşının bulunduğunu düşündüğü yerde durur, kilise kemerinin altında dua edenleri, evlenenleri, ağlayanları hayal etmeye çalışırdı. Beyaz zırhlı şövalyeler, uzun sakallı pederler, Üzerleri mücevherlerle kaplı baron eşleri ve arka tarafta bekleyen hanımefendiler gözünde canlanırdı.
***
Erik ağacını ilk okumaya başladığımda anlatımı beni biraz sıkmıştı. çünkü yazar Christine'nin ağzından değil kendi dilinden anlatıyordu. ilerleyen bölümlerde daha çok Christine kendi diliyle hikayeyi anlatmaya başlıyor. Ve bence oradan sonrası çok daha sürükleyici.
Kitabın tanıtımında da gerçek olayların anlatıldığı, sadece romanı daha okur yapmak için içine aşk hikayesi eklendiği belirtiliyor. Hatta yazarın kendi annesinin yaşantısından hikayelerde mevcutmuş.
Düşünsenize bu savaş, insanların katledilmesi, tecavüzler hepsi gerçek....
Sıkılmadan okuyacağınız sürükleyici bir roman. Neredeyse her rafta görebileceğiniz klişe aşk romanlarından sıkıldıysanız, bunu okumanızı tavsiye ederim. Benim unutulmayan kitaplar listeme aday...
-Puanım B-








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder