Sayfa Sayısı: 600
Baskı Yılı: 2014
Yazarı: Darıen GEE
Dili: Türkçe
Yayınevi: Arkadya Yayınları
En büyük acılar bile umudun gölgesinde erimeye mahkûmdur.
Yepyeni başlangıçları ya da güzel bir gülümsemeyi bir ömür saklayabilir minicik
bir fotoğraf karesi. Bir kutu dolusu anı, bir anda dağıtabilir tüm hüzün
bulutlarını. Avalon kadınları için bir koleksiyon defteri hazırlama derneği
kuran BettieShelton’ın, hayattan aldığı belki de en önemli derstir bu…
IsabelKidd bir evlat sahibi olamamak dışında, evliliğinde
hiçbir sorunları olmadığına inandırmıştır kendini yıllarca. Ancak eşinin onu
başka bir kadınla aldattığını öğrendiğinde adeta yıkılır. Üstelik birlikte
olduğu kadından bir de çocuğu vardır. Önce işini, ardından da sevdiği adamı
kaybeden Ava ise küçük oğluyla yaşam mücadelesi vermektedir. Geçmişinin
gölgesinden kaçmaya çalışan genç, güzel Yvonne ve hasta, küçük bir kızı evlat
edinmek üzere olan Frances ile tanışınca hayat hiç beklemediği bir yönde akmaya
başlar.
Hepsinin yolu, BettieShelton’ın koleksiyon defteri
derneğinde kesiştiğinde ise minicik kâğıt parçalarının ve dostluğun, onları
geçmişin acılı girdabından çekip çıkarmasına izin vereceklerdir.
Avalon kasabası kadınları bu kez kalp kırıklıklarını biraz
tutkal ve bolca umutla sarmayı öğreniyor… DarienGee’nin Dostluk Ekmeği’nden
sonraki ikinci kitabı Umut Mevsimiile sevginin o sihirli, iyileştirici gücüne
bir kez daha şahit olacaksınız.
***
Birinci Bölüm
Keçiyi eve getirmek Connie’nin fikriydi. Madeline Davis,
“Eminim öyledir,” dedi kaşlarını çatarak. Yetmiş beş yaşındaydı. Bu yaştan
sonra sorunsuz ve rahat bir hayat sürmek istiyordu, Ayrıca onun yaşında olup
da çay salonu işleten birine rastlamak pek mümkün değildi. Günleri bir hayli
yoğun geçiyordu. Ama her gece başmı yastığa koyduğunda hayatından memnun
olduğunu düşünerek huzur ve mutlulukla uykuya dalardı. Talihliydi ki
geçtiğimiz yıl hayatına şu an kafesini işleten Connie Colls girmişti. Dik saçlı
bu kız hem ev arkadaşı hem de dostu olmuştu.
Connie şu an karşısında durmuş, ağlamaklı bir şekilde
bakıyordu. Bu bakışlar Madeline’ın kendini kötü hissetmesine ve bir an
tereddüte düşmesine neden oldu. Daha önce Connie’nin bir şey istediğini hiç
görmemişti. Madeline bu genç kadının ağlamasına dayanamayacaktı.
“Peki…” dedi gönülsüzce. “Belki birkaç gün kalabilir. Bu
arada sen de onun için daha uygun bir ev bulursun.” Madeline, bahçedeki otlan
koklayarak dolaştıktan sonra, bir parça turuncu latin çiçeğini çiğnemeye
başlayan keçiyi izledi.
“Süper!” dedi Connie. Gözyaşlarını silip hızla keçinin
yanına gitti. Çiçeklerin üstünden elini sallayarak hayvanı kovmaya çalışsa da
keçinin Connie’ye aldırdığı yoktu.
Madeline bu işin sonunun nereye varacağını iyi biliyordu.
Keçiyi, eğreti şekilde takılmış tasmasından çekiştirmeye çalışan Connie’yi
izledi. Tasmanın ipi yıpranmıştı, hatta bir kısmı hayvan tarafından
kemirilmişti. Anlaşılan keçinin bir sahibi vardı ve bu iyi bir haberdi.
Yapmaları gereken tek şey keçinin kime ait olduğunu bulmaktı.
“Ben içeri giriyorum,” diye seslendi Madeline, keçiyi ceviz
ağacının gölgesine doğru sürüklemeye çalışan Connie’ye.
“Teşekkür ederim Madeline,” dedi Connie neşeyle
gülümseyerek. “Söz veriyorum hiç sorun çıkmayacak.”
“Hımmm. Öyle mi dersin? Şu an benim yediverenlerimi yiyor.”
Connie dönüp panikle bağırdı. “Hayır! Güller olmaz! Seni
yaramaz keçi!”
Madeline başını salladıktan sonra mutfağa gitmek üzere evin
arka kapısına yöneldi.
Sabahın ilk ışıklan Madeline’in ardından evin içine
sızarak, mutfağın ortasındaki masasının üzerine vurmaya başlamıştı. Taze
somunlar halindeki Amiş Dostluk Ekmeği, çörek ve muffinler tel raflarda
soğumaya bırakılmıştı. İki adet roka ile pastırmalı kiş ise fırındaydı.
Madeline’ın mutfağı mis kokulu ve davetkârdı. Madeline bu kokuların
müşterilerine ürünlerin kalitesine dair güven verdiğinin farkındaydı.
İnsanların Madeline’ın Çay Salonu’na gelmelerinin temel nedeni leziz yiyecekler
ve içten bir gülümsemeydi. O günkü ruh haline göre müşterilerine iltifat ettiği
ya da bir iki şaka yaptığı zamanlar bile olurdu.
Bazı günler çay salonunda müşterilere müzik ziyafeti
verildiği bile olurdu. Mesela Ncw York Filarmoni Orkestrası’nda çalmış ve şu
an Avalon’da yaşayan genç çellist Hannah Wang’in doğaçlama performans sergileri
gibi. Ayrıca, koleksiyon defteri işiyle ilgilenen Bettie Shelton da salonun
düzenli müşterileri arasındaydı. Bir çaydanlık dolusu Darjeeling çayı* sipariş
etme bahanesiyle çay salonuna gelip koleksiyon defteriyle ilgili malzemelerini
yan masaya yerleştirirdi. Bettie’nin burada olduğu günlerde, Avalon’da
yaşayanlardan birinin ya da kasabayı ziyarete gelen bir turistin bir paket
desenli kâğıt ve değişik süslemelerle çay salonundan ayrılması kaçınılmazdı.
Madeline geçtiğimiz ay öğle yemeğine gelen bir grup adamın başına neler
geldiğini gayet iyi hatırlıyordu. Masanın üzerine eğilmiş bir yandan yemek
yiyor, bir yandan da aralarında fısıldayarak konuşuyorlardı. Vücut dillerinden
rahatsız edilmek istemedikleri çok net anlaşılıyordu. Buna rağmen Bettie gözü
pek bir şekilde onlara doğru yürüdü. Bir dakikadan kısa bir süre sonra
adamların masası renkli kurdeleler ve ışıltılı pullarla doldu. İki adam
koleksiyon defteri başlangıç seti satın aldı. Bettie’ye parayı uzatırken
yüzlerinden ne kadar şaşkın oldukları okunuyordu. Madeline olabildiğince hızlı
masaya gittiyse de Bettie çoktan oradan ayrılmıştı. Masadaki herkes ne olup bittiğini
anlamaya çalışırken, Madeline kıs kıs gülerek masayı sildi.
Ön kapının üstündeki pirinç çanın çalmasının ardından iki
kadın içeri girdi. Madeline’a gülümseyerek pencere tarafından bir masa
seçtiler. Madeline’a göre kafenin insan ve kahkaha sesleriyle dolması artık an
meselesiydi.
Yemek odasını süsleyen büyük antika dolaptan birkaç kutu
papatya ve kırmızı çalı çayı karışımı seçti. Garaj satışlarından,
antikacılardan değerli mallar bulup içlerine ne ilave etsem diye uzun uzun
düşünmek mi, yoksa kendi özel harman çaylarım hazırlayarak son derece sanatsal
bir şekilde müşteriye sunma isteği mi? Akima ilk hangisinin geldiğini
hatırlamıyordu. İşlerin yoğun olmadığı ilk aylar bunlara ayıracak vakit
bulabiliyordu. Ancak şu sıralar iş yoğunluğundan kendine bile zaman
ayıramıyordu. Connie internetten de sipariş alarak hizmet vermelerini
istiyordu. Ancak Madeline böyle bir sorumluluk altına girmek istemiyordu.
Bazen çok yoğun olsa da mevcut düzenden memnundu.
Connie mutfaktaki lavaboda ellerini yıkıyordu. Madeline
içeri girerken yüzünde suçluluğa benzer bir ifadeyle, “Serena komşunun
bahçesine kaçtı ama şimdi döndü,” dedi. “Aslında, şey, komşunun bahçesinden
birkaç demet marul yemeye kalkıştı.”
Madeline bir kaşını kaldırarak, “Kalkıştı derken?” diye sordu.
Connie zaman kazanmak istercesine öksürdü. “Aslında,
marulları yedi ama sonra geri çıkardı.” Göz temasından kaçınarak ellerini
havluyla kuruladı. “Daha sonra beslerken vermemiz gereken özel bir şeyler var
mı diye sormak için veterineri arayacağım. Belki Serena’nın hassas bir midesi
vardır.”
Yüce Tanrım! Madeline hangisinin daha kaygı verici
olduğundan emin değildi. Connie’nin keçiye isim takmasının mı, yoksa keçinin
Walter Lassiter’ın sebze bahçesine gitmenin bir yolunu bulmuş olmasının mı?
Karısı Dolores salonun yoğun trafiğine aldırış etmezdi, ama Walter her zaman
şikâyet edecek bir şey bulurdu. Madeline başıboş keçinin Walter’ın
bahçesindeki çiti devirmesinden endişelendi.
“Eminim Serena’nın midesi gayet iyidir,” dedi Connie’ye çayı
uzatarak. “Bunları sarabilir misin? Dora Ponce, Rotary Kulübü Müzayedesi için
bir hediye sepeti oluşturuyor. Bizim de bağış yapabileceğimizi söyledim.”
‘Tabii ki.” Connie önlüğünü çıkarıp astı. “Ben bu güzel
kâğıdı kullanacağım. Geçen hafta pazardan aldım. Ruth Pavord tüm malını
satıyor, tahta kuş yuvaları yapmaya başlayacakmış.” Connie anlatmaya devam
edecekti ki yemek odasından bir bağırış duyuldu. Hemen ardından da bir
porselenin kırılma sesi geldi.
“İmdat!” diye bağıran bir kadın sesi işittiler. “Burada vahşi
bir hayvan var!” Connie aceleyle yemek odasına koştu. Sert bir azarlama ve bir
bağırış daha duyuldu. Bu gürültüye başka bir porselenin daha yere düşme sesi
eşlik etti.
Yabancılara Avalon sıradan bir kasaba gibi görünebilirdi ama
Madeline bu kasabada görünenden fazlası olduğunu bilirdi. Gülümseyerek iç
çekti. Süpürgeyi ve faraşı kaparak hemen salona gitti.
Isabel çekici alıp ön bahçedeki çimlere SATILIK, tabelasını
çaktı. Illinois sıcağının kuruttuğu toprak sert olmasının yanında kaskatıydı.
Uzun ve sıcak ağustos günlerinden biriydi. Havanın biraz serinleyeceğine dair
ufacık bir işaret bile yoktu. Belki önce çimi sulamalıydı ya da bunu yapması
için caddenin aşağısındaki kızıl saçlı çocuğu çağırmalıydı. Belki de evi kendi
başına satmaya uğraşmamalı, bir emlak komisyoncusunu arayarak satılık
gayrimenkul listesine evini kaydettirmeliydi. Gerçi bu sıralar her şeyi kendi
başına yapmaya çalışıyordu.
Isabel insanların onu aramasını beklemek, programlarına
uygun davranmak ve ücret konusunda pazarlık yapmak istemiyordu. Şu an istediği
tek şey, bahçe hortumunu bulmaktı.
Bir süre aradıktan sonra hortumu bulmayı başardı.
Dün gece saat yediden sonra karanlık sokaklarda dolaşan son
kişiydi. Herkes evde Mars lan Gelen Adam’ı seyrederken, o çamaşır deterjanı
almak için bir markete uğradı. îşte oradaydı, girişin hemen sağında, ortada.
Bir piramit şeklinde istiflenmiş, on beş kutu boya göğe doğru yükseliyordu.
Isabel bir an gözünün önüne evini getirdi. Sobasını, mutfak
masasını, buzdolabını ve sert dokulu mutfak havlularını düşündü. Salon
mobilyalarını, yatak odası takımını, koridordaki kiraz kerestesinden yontulmuş
masasını… Yorgun duvarlarını, tavanları ve kapılan akimdan geçirdi. Bir
zamanlar sonsuza dek bu evde yaşayacaklarına, bu evde çocuk sahibi
olacaklarına ve bu evde yaşlanacaklarına dair hayalleri vardı. Ancak Isabel bu
hayallerden vazgeçmek zorundaydı. Peki, öyleyse neden hâlâ Avalon’daydı?
“Hepsini alıyorum,” dedi kasiyere ve yüz dolarlık bir
banknot uzattı. “Ayrıca, oradaki fırçalardan da almak istiyorum.”
Mobilya örtüsü, dolgu macunu ve terebentin almayı istemedi.
Bu kadar çok şeye ihtiyacı olmadığını düşünüyordu. Sadece boya yeterdi. Birden
gözüne bir şey ilişti. Organik gübre paketlerine yaslanmış, köşeleri yamuk bir
tabela.
-SAHİBİNDEN SATILIK-
Tabelayı da satın aldı.
Isabel bir an durup ne yapacağını düşündü. Tabela eğri
büğrüydü ama caddeden rahatlıkla görülebilirdi. Komşularının merak edeceğini,
hatta evini satışa çıkardığı için ona kızabilecekleri biliyordu. Avalon çoğu
insanın yerleşmek ve ailece tüm hayatlarını geçirmek üzere geldiği yerlerden
biriydi. Isabel de bu küçük kasabada evlenmişti, Bili bu kasabada doğup
büyümüştü. Yaklaşık dört yıldır da burada gömülüydü.
Yandaki evin perdelerinde bir hareketlenme fark etti. Orada
komşusu Bettie Shelton yaşıyordu. Bettie kasabada ortalığı velveleye vermesiyle
tanınırdı. Isabel, Bill’in evi terk etmesi ve iki ay sonra tek şeritli bir
yolda yanlış dönüş yaparak ölmesi haberlerinin kasabada yayılmasında
Bettie’nin parmağı olduğunu biliyordu. Haberi duyan herkes detayları öğrenmek
üzere Isabel’in verandasına gelmişti.
“Isabel Kidd!” diye bağıran Bettie’nin sesini duydu.
Bettie’nin gümüşi mavi saçları bigudiyle sanlıydı. Pencereden kafasını uzattı.
Öfkeli görünüyordu.
“Kahretsin, ne yaptığını sanıyorsun?”
Isabel tabelaya çekiçle hafifçe vurdu.
“Isabel? Beni duyuyor musun?”
Isabel tabeladaki tozlan temizler gibi yaptı.
“ISABEL!”
Isabel kızgınlıkla kaşlarım çattı. “Tabii ki seni duyuyorum!
Seni duymamak mümkün mü?” Çaprazdaki evden donuk pembe renkli bornozuyla çıkan
Peggy Lively’yi gördü. “Onu sen de duyuyorsun, değil mi Peggy?”
Peggy gözlerini boş caddeye çevirmeden önce bir an Isabel’e,
ardından çekice dikkatlice baktı. Sonra yürüyerek sabah gazetesini aldı ve
aceleyle eve girdi. Arkasından kapıyı çarpıp, kilitledi.
Isabel Bettie’ye sinirli bir bakış fırlattı. Sonra da emin
olmak için tabelaya son bir kez vurdu. Eve doğru yönelirken Bettie’nin meraklı
gözlerle onu izlediğinin farkındaydı.
Salondaki boya kutulan ortalıkta duruyordu. Boyalara
tereddütle baktı. Alırkenki kararlılığı sanki azalmıştı. İstediğin zaman
kaldırabileceğini bilerek SATILIK tabelasını asmak kolaydı. Merak ya da hevesi
geçince vazgeçme şansı vardı. Ancak, boyamak farklıydı. Bir kere yaptığında
geri dönüşü yoktu.
En yakın boya kutusuna uzanarak tornavidayla kapağını açtı.
Kapaktaki boyaya dalgın dalgın baktı. Beyaz Fısıltı. Biraz karıştırdı, boyanın
kokusuyla burnu kaş inmişti. Duvara attığı ilk darbe düzensiz ve damarlıydı,
İkincisi de birinciden farklı sayılmazdı. Ancak boya hâlâ parlıyordu. Yıllardır
orada duran yorgun gri rengin aksine saf ve çekiciydi. Isabel firçayı tekrar
batırdı. Fırçanın kılları boyayla ağırlaşana kadar döndürdü, sonra kaldırdı ve
tekrar denedi. Bu sefer duvarı pürüzsüz, tam ve kalın bir şekilde beyaza
boyamayı başarabildi. Yeni bir darbeyle boyamayı sürdürdü, bu kez sürdüğü kat
daha yoğundu.
Düşündüğünden çok daha hızlı ilerliyordu, çok geçmeden
duvarın tamamını boyadı. Boş gözlerle arkasına, bağışlayamadığı geçmişine
baktı. Isabel geçmişine dair bir ipucu arar gibi eğilerek daha yakından baksa
da kendi gölgesinden başka bir şey göremedi. Burnunun ucu nemli duvara
çarpıncaya kadar yaklaşmayı sürdürdü. Offf… Sonra hayatındaki diğer beyaz
duvarları anımsadı.
Orada, o kadar da kötü değil, değil mi?
Hayır, doktor, değil.
Tabii ki doktor bu soruyu Isabel morfinin etkisi
altındayken, bulanık bir zihinle, gevşemiş ve anlaşmaya hazır bir ruh
halindeyken yöneltmişti. O durumdayken, kimseyle konuşmamak da herkes ile
konuşmak da bir insana aynı derecede mutluluk verebilirdi. Bili yanındaydı,
sersemlemiş ve üzgündü. Bunun son şansları olduğunu biliyordu. Artık daha
fazla çabalamayacakları. Önemli değildi, yatağa uzandığında Bill onu ikna
etmeye çalışacaktı. Her gece yastığı gözyaşlarıyla ıslanıyordu. Kimseye
ihtiyaçları yoktu. Birbirlerine yeterlerdi. Bili, IsabePin parmaklarını
dudaklarına götürdü ve parmak uçlarını nazikçe öptü. Bu bir sözdü.
Evi terk etmesinden sadece birkaç yıl önceye kadar Bili, bu
sözü tutmuştu. Bu durumun onları değiştiremeyeceğini sanıyorlardı, ama
değiştirmişti. Kaybettikleri hiçbir şeyi tekrar bulamamışlardı. Isabel mutlu
değildi ama mutsuz da sayılmazdı. Durumu katlanılabilirdi. Bill’i hâlâ
seviyordu ve onun da kendisini sevdiğini biliyordu. Ancak aralarındaki uçurum
giderek büyüyünce, her geçen gün birbirlerinden daha çok uzaklaştılar. Isabel,
elinde olsa tüm hayatını bu şekilde yaşayarak geçirebilirdi. Birbirlerine
karşı kibar ve saygılı davranarak, aynı evde aynı hayatı huzurla bir arada
yaşayabilirlerdi. Mükemmel bir yaşam değildi belki ama Isabel için yeterliydi.
Belli ki aynı şey Bili için geçerli değildi.
Diş hekimleri ve asistanları arasındaki yakınlaşma da neyin
nesiydi, Tanrım? Isabel bu utanç verici klişeyle yaşamak zorundaydı. Kocam
benden on yaş daha genç asistanı için beni terk etti. Bundan daha kötüsü
olamaz, hiçbir şey terk edilmenin verdiği acıdan daha kötü değil, diye
düşünüyordu. Ne yazık ki yanıldığının farkında değildi.
Bir bebeğin dünyaya geleceği haberine hazırlıklı değildi.
Hiç düşünmeden zarfı yırtıp açtı. Önce birkaç ay geç gönderilmiş tebrik
kartlarından biri sandı. Kalın kartı çekip çıkarmasıyla tombul, nur topu gibi
bir bebek resmiyle karşılaşması bir oldu. Bebek mavi, parlak gözlerini ve
Dumbo” kulaklarım kesinlikle Bill’den almıştı.
Gayet keyif alarak okudum. Romanın yazarı Darıen GEE'nin bundan önceki kitabı Dostluk Ekmeğinde ki karakterlerden aşina olduğumuz isimler var. Öncekine göre daha başarılı ve daha sürükleyici olduğunu düşünüyorum. Bu soğuk kış aylarında, şöyle sıcak bir ortamda içimizde yumuşacık duygular bırakacak tarzda okunulası bir kitap diyorum ve tavsiye ediyorum.
Puanım: B








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder