Sayfa
Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2012
Dili: Türkçe
Baskı Yılı: 2012
Dili: Türkçe
Yazarı: Sarah
JIO
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Bir kadının
yüreği sırlarla dolu bir denizdir…
Gerçek aşkı
yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona
tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine
de tek bir damla gözyaşı dökmez.
Büyük
yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası’nda geçirmesi için onu davet eder.
Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder.
Adanın
mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı
kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına
hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına
götürecektir…
Umudun,
hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği büyüleyici bir roman… İlk kitabı Mart
Menekşeleri ile Library Journal En İyi Kitap Ödülü’ne layık görülen Sarah Jio,
insan kalbinin, ne kadar hatalı olursa olsun sevdiklerimizi her zaman
affedeceğini eşsiz bir dille anlatıyor.
“Aşk, tarih
ve gizem… Daha ne olsun? Mart Menekşeleri, geçmişimizin er ya da geç
sürprizlerle karşımıza çıkacağını hatırlatan muhteşem bir roman.”
Jodi
Picoult
“Tarih,
gizem ve aşkın mükemmel bir karışımı… Bu romanı elinizden düşüremeyeceksiniz.”
Library Journal
Birinci
Bölüm
Sanırım o
an geldi çattı,” dedi Joel, evimizin giriş kapısına yaslanarak. Ardından, beş
yıl önce Nevv York’tan beraber aldığımız ve yenilettiğimiz bu iki katlı evdeki
mutlu anlarımızı hatırlıyormuşçasına gözleriyle etrafı inceledi. Önce muhteşem
kemerli girişe, Connecticut’taki bir antikacıdan aldığımız ve adeta bir hazine
gibi evin köşeşine yerleştirdiğimiz eski şömineye, son olarak da yemek odasının
rengiyle insanın kanını ısıtan duvarlarına baktı. O zaman hangi renge
boyayacağımız konusunda çok düşünmüş, sonunda Marakeş kırmızısında karar
kılmıştık. Bizim kısa evliliğimiz gibi hem hüznün hem de şaşkınlığın izini
taşıyordu bu renk. Joel, bunun fazla turuncu olduğunu söylese de bence çok
doğru bir renkti.
Bir an için
göz göze geldik. Fakat hemen elimdeki koli bandına baktım ve bu sabah
toparlanmak için gelen Joel’in son birkaç eşyasını da aceleyle kutuya koyup
bantladım. O anda yeni bantladığım kutuda mavi, deri ciltli kitabımı hayal
meyal gördüğümü anımsadım. “Bir saniye, benim Kaybolan Yıllar kitabımı mı
alıyorsun?”
Eski püskü
sayfalarıyla pek de o zamanlan hatırlamak istemememe rağmen, bu kitabı altı
yıl önce, Tahiti’deki halayımızda okumuştum. Geçmişe dönüp bakınca, 1931’de
PulUzer Ödülü almış Margaret Ayer Bames’ın bu kitabını, bir gün herhangi bir
otelin lobisinde bir yığın tozlu kitabın arasında bulacağım, hiç aklıma
gelmezdi. Kitabı o toz yığınından nazikçe alıp, tarif edemeyeceğim bir
içtenlikle kalbime bastırmıştım. Bu dokunaklı hikâye aşkı, gizli tutkuları ve
özel düşüncelerin derinliğini anlatıyordu. Öyle ki benim yazma tarzımı da
sonsuza dek değiştirmişti. Hatta yazmayı bırakma nedenim de olabilirdi. Joel bu
kitabı hiç okumamışü, bundan memnundum aslmda. Bilileriyle paylaşmak için
oldukça özel bir kitaptı. Sanki benim yazılmamış günlüğümün sayfalan gibiydi.
Kutuyu
tekrar açıp içindeki eski kitabı bulabilmek için çırpınırken, Joel de bana
bakıyordu. Kitabı bulduğum an rahat bir nefes aldım.
“Affedersin,”
dedi Joel belli belirsiz. “Bu kadar umursayacağını düşünmemiştim.”
Benim
hakkımda düşünemediği o kadar çok şey vardı ki… Kitabı elime aldım ve başımı
sallayarak kutuyu yeniden bantladım. “Sanırım bu kadar,” diyerek ayağa
kalktım.
Joel
dikkatle bana bakınca bu kez bakışlarına karşılık verdim. Birkaç saat için, en
azından boşanma evraklarını imzalayana kadar o hâlâ benim kocamdı. Ancak
evlendiğim adamın bir başkası için beni terk ediyor oluşunu bilip de bu koyu
kahve gözlerin içine bakmak, gerçekten zordu. Biz bu duruma nasıl gelmiştik?
İlişkimizin
bitiş sahnesi, ayrıldığımızdan beri milyonlarca kez olduğu gibi trajik bir
filmi andırırcasına canlanmıştı yine zihnimde. Kasım ayının yağmurlu bir
pazartesi günüydü. Her zamanki gibi onun en sevdiği acı soslu omleti yaparken,
Joel bana Stephanie’den bahsediyordu. Onu nasıl mutlu ettiğini, onu nasıl
anladığını, birbirleri arasında nasıl güzel bir iletişim olduğunu… O an
birbirini tamamlayan iki lego parçası gözümün önüne gelmişti. Ürpermiştim. Ne
gariptir ki o sabaha tekrar geri döndüğümde her defasında aklıma gelen tek şey,
yanık acı soslu yumurtaların kokusu oluyordu. Evliliğimin sonunun da o acı soslu
omletler gibi kokacağını nereden bilebilirdim ki?
Joel’in
yüzüne bir kez daha baktım. Üzgün ve kararsızdı. Ona bir adım atıp kollarına
atılsam, af dileyen bir koca edasıyla bana tüm aşkıyla sarılacağını ve
evliliğimize kıyamayacağını biliyordum. Ama hayır, dedim kendime. Yara
almıştık bir kere. Kaderimiz belliydi artık. “Hoşça kal, Joel.” Kalbim bunu
yapmamı istemese de mantığımı dinlemeliydim. Gitmesi gerekiyordu.
Joel
incinmiş görünüyordu. “Emily, ben…”
Özür mü
dileyecekti? Yoksa ikinci bir şans mı isteyecekti? Bilmiyordum. Onu susturmak
istercesine elimi kaldırdım ve tüm gücümü toplayarak, “Hoşça kal,” dedim.
Joel sadece
başını salladı ve arkasını dönüp evden çıktı. Gözlerimi yumdum ve JoePin,
arkasından kapıyı kapatışını dinledim. Kapıyı dışarıdan kilitlemişti. Bu
hareketiyle içim sızladı. Beni hâlâ önemsiyor… En azından güvenliğimi. Bu
düşünceyi zihnimden uzaklaştırarak kapının kilidini değiştirmem gerektiğini
tembihledim kendime. Bunu yaparken bile onun gittikçe uzaklaşan ayak seslerini
dinliyordum.
Bir süre
sonra telefonum çaldı. Cevap vermek için ayağa kalktığımda, Joel gittiğinden
beri Kaybolan Yıllar’a dalmış bir şekilde yerde öylece oturuyor olduğumu fark
ettim. Birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi?
“Geliyor
musun?” Arayan, en yakın arkadaşım Annabelle’di. “Bana boşanma evraklarını tek
başına imzalamayacağına söz vermiştin.”
Şaşkın bir
halde saate baktım. “Affedersin Annie,” diye yanıt verdim, bir yandan da
çantamdaki anahtarlarımı ve içinde boşanma evraklarının bulunduğu zarfı kontrol
ediyordum. Bir önceki konuşmamızda onunla tam kırk beş dakika önce restoranda
buluşmayı planlamıştık. “Geliyorum.” “Tamam,” dedi Annabelle. “O halde senin
için de bir içki ısmarlıyorum.”
Öğle
yemeklerimizin buluşma noktası Clumet, evimin hemen dört blok yanıydı. On
dakika sonra mekâna vardığımda Annabelle ayağa kalkıp bana sarıldı.
“Aç mısın?”
diye sordu yerlerimize yerleştikten sonra. “Hayır,” diye yanıt verdim.
Annabelle
kaşlarını çatarak, “Karbonhidrat,” dedi ve önüme ekmek sepetini itti.
“Karbonhidrata ihtiyacın var. Evet, evraklar nerede? Haydi, bir göz atalım.”
Zarfı
çantamdan çıkardım ve sanki içinde dinamit varmışçasına dikkatle bakarak
masanın üzerine koydum.
“Bunların
hepsinin senin hatan olduğunun farkındasın, değil mi?” dedi Annabelle hafifçe
gülümseyerek.
Ona ters
ters baktım. “Benim hatam mı? Ne demek istiyorsun?”
“Joel
isimli bu adamla evlenmeyeceğin. Hiç kimse Joel’lerle evlenmez. Onlarla
çıkarsın, sana bir şeyler ısmarlamasına ve kıyafetler almasına izin verirsin
ama o kadar. Onlarla asla evlenmezsin.”
Annabelle,
Sosyal Antropoloji Bölümü’nde doktorasını yapıyordu. İki yıl boyunca
evlilikleri ve boşanmaları incelemişti. Araştırmalarının sonuçlarına göre de
bir evliliğin başarısını, evlendiğin adamın isminin tayin ettiği sonucuna
varmıştı.
Annabelle’in
söylediğine bakılırsa, Eli isminde biriyle on iki yıl, Üç hafta evliliğin
tadını çıkarabilirdiniz. Brad isminde biriyle altı yıl, dört hafta sürerdi
evliliğiniz. Steve ise yalnızca dört yılda miadını dolduruyordu. Diğer bir
iddiası ise, Preston’lı birisiyle asla evlenmeyecektiniz.
“Peki, Joel
ismi hakkında neler söyleyeceksin?”
“Yedi yıl,
iki hafta,” dedi Annabelle umursamaz bir ses tonuyla.
Başımı
olumlu anlamda salladım. Evliliğimiz tam tamına altı yıl, iki hafta sürmüştü.
“Kendine
gelip, Trent adında birini bulmalısın,” diye devam etti konuşmasına Annabelle.
Memnuniyetsiz
bir ifadeyle, “Trent isminden nefret ederim,” dedim.
“Tamam, o
halde Edward ya da Bili… bir de Bruce,” diye karşılık verdi. “Uzun ömürlü bir
evlilik için bu isimler ideal.”
“Oldu
hemen,” dedim dalga geçercesine. “İstersen huzurevinden bir koca bulalım bana,
ne dersin?”
Annabelle
uzun boylu, zayıf, güzel bir kızdı. Uzun, siyah, kıvırcık saçları, porselen
gibi teni ve koyu renkli gözleriyle Julia Roberts’ı andıran bir güzelliği
vardı. Otuz üç yaşındaydı ama hiç evlenmemişti. Nedenini sorduğunuzdaysa,
Miles Davis ya da Herbie Hancock gibi bir adam bulamadığından bahsederek size
ancak laf kalabalığı yapardı.
O sırada
garsonu çağırarak, “îki tane daha alabilir miyiz, lütfen?” dedi. Garson ise boş
martini bardağımı aldığında zarfın Üzerinde oluşan bardak izi dikkatimi çekti.
“Haydi
artık,” dedi Annabelle usulca.
Ellerim
titreyerek, yarım santim kalınlığındaki zarfa uzandım ve içinden boşanma
evraklarını çıkardım. Avukatımın asistanı, imzalamam gereken üç sayfaya
fosforlu pembe renkli bir kalemle “burayı imzala” yazılı küçük kâğıtlar
yapıştırmıştı.
Çantamdan
kalemimi çıkardığım anda boğazımda bir yumru hissettim. İlk sayfada ismimin
yazılı olduğu yeri imzaladım, sonra diğer sayfayı, daha sonra diğer sayfayı…
Uzunca bir y ve vurgulu bir n ile sonlanan Emily Wilson. Beşinci sınıfları beri
imzamı bu şekilde atıyordum. Son olarak evliliğimizi sonsuzluğa gömdüğümüz
tarihi de attım, 28 Şubat 2005.
“Aferin,”
dedi Annabelle yeni martini bardağını uzatarak. “Joel ile ilgili bir kitap
yazacak mısın?” Çünkü ben bir yazardım. Tanıdığım herkes gibi Annabelle de
Joel’i içeren bir roman yazmamın, alacağım en iyi intikam olacağına
inanıyordu.
“Sadece
isimleri değiştirerek yaşadığın her şeyi yazabilirsin,” diye devam etti.
“Belki, onu bir ahmak gibi gösteren Joe ismini kullanabilirsin.” Sözlerine
devam etmeden önce yemeğinden bir lokma aldı ama gülmekten neredeyse
boğulacaktı. “Ereksiyon olamayan bir ahmak.”
Joel
hakkında bir kitap yazmak isteseydim -ki yazmayacaktım- bu, berbat bir kitap
olurdu. Son zamanlarda hiçbir şey yazamıyordum, yazsam bile yaratıcılıktan
yoksun oluyordu. Bunu biliyorum çünkü geçen sekiz senedir sabahları
uyandığımda, masama oturup bilgisayarımın ekranına boş boş bakıyordum. Kimi
zaman birkaç sayfa yazıyordum fakat bir süre sonra tıkanıyordum. Hatta bir
keresinde kaskatı kesilmiştim.
Terapistim
Bonnie, bunu tıp ağzıyla ‘yazar kilitlenmesi’ olarak tanımlıyordu. Yani artık
ilham gelmiyordu ve Bonnie’nin koymuş olduğu teşhis aslına bakılırsa pek de hoş
değildi.
Sekiz sene
önce en çok satan kitabımı yazmıştım. O zamanlar dünyanın merkezindeydim.
Bugünkünün aksine oldukça zayıftım (şimdi de o kadar şişman değildim, evet
tamam, belki biraz basenlerden kilo almıştım) ve Ne w York Times’ın çok
satanlar listesindeydim. Hatta New York Times’ın en mükemmel hayat listesi
olsaydı, kesin onda da olurdum.
Ali
Larson’ı Çağırırken adlı kitabım yayımlandıktan sonra, ajansım beni yazmaya
devam etmem konusunda cesaretlendirmişti. Okuyucuların devamım istediklerini
söylemişti ve yayınevim ikinci kitabım için bana iki katı teklif önermişti
bile. Fakat o kadar denememe rağmen ne yazacak ne de söyleyecek bir şey
bulabilmiştim. En sonunda ajansım beni aramayı bıraktığı gibi yayınevleri de
artık yazılanını merak etmiyorlardı. Okuyucular ise ilgilenmiyorlardı.
Yazarlık hayatımın sadece bir hayalden ibaret olmadığını kanıtlayan tek şey,
kitabımın ana karakteri Ali’ye âşık olduğuna inanan Lester McCain isimli
dengesiz okurumdu.
Kitabımın
piyasaya çıkışı şerefine düzenlenen Madison Park Otel’deki partide, Joel’in
benimle tanışmak için nasıl can attığını hâlâ hatırlıyorum. Beni girişte
gördüğünde, o da davetli olduğu başka bir kokteyl için yan taraftaydı. O gece
1997’nin sükse yapan Betsey Johnson elbisesini giyiyordum; bu straplez elbise
için yüklü miktarda para harcamıştım. Ama evet, bu harika elbise için ödediğim
her kuruşa değmişti. Elbise hâlâ gardırobumdaydı ama şu an eve gidip onu
yakmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Göz
kamaştırıyorsun,” demişti Joel büyük bir cesaretle, daha kendini tanıtmamıştı
bile. O sözleri duyduğumda nasıl hissettiğimi hatırlıyorum. Bunu kesinlikle
gördüğü her kıza söylüyordu. Fakat beni havalara uçurmaya yetmişti. Bu tam da
JoePin tarzıydı.
Bundan
birkaç ay önce, GQ magazin dergisi Amerika’daki “sıradan biri” mertebesinden
en ünlü kişi mertebesine ulaşanlara dair bir liste yayımlamıştı. Hayır, bu,
her iki senede bir George Clooney’yi gösterenlerden değildi, elbette. Listede
San Diego’lu bir sörfçü, Pensilvanyalı bir dişçi, Detroit’li bir öğretmen ve
evet, New York’lu avukat Joel vardı. İlk ondao da yerini almıştı. Nasıl olduysa
ben de bu adama kapılmıştım.
Şimdi ise
onu kaybettim.
Annabelle
karşımda ellerini sallayarak, “Dünyadan Emily’ye,” dedi.
“Affedersin,”
dedim biraz irkilerek. “Hayır, Joel ile ilgili bir roman yazmayacağım.” Başımı
salladım ve önümde duran kâğıtları zarfın içine tıkıştırıp, çantama attım.
“Eğer bir gün bir hikâye yazarsam, bu daha önce yazmaya çalıştıklarımdan çok
daha farklı olacak.”
Annabelle
şaşkın şaşkın bana baktı. “Peki diğer kitabın ne olacak? Bitirmeyecek misin?”
“Hayır,”
dedim, önümdeki peçeteyi katlamaya çalışıyordum.
“Neden?”
“Ona artık
daha fazla devam edemem,” diyerek iç çektim. “Kitabım her ne kadar tatillerde
yüzlerce okuyucunun elinde dolaşacak olsa da, seksen beş bin tane saçma sapan
kelime üretmek için kendimi daha fazla zorlamayacağım. Hayır, eğer bir gün
yazarsam bu çok farklı olacak.”
Annabelle
sanki ayağa kalkıp alkışlamak ister gibi bana baktı. “Şuna bak,” diyerek
gülümsedi. “Bu büyük bir ilerleme.”
“Hayır
değil,” dedim inatla.
“Kesinlikle
öyle. Haydi, bunu biraz analiz edelim,” dedi Annabelle ve ellerini birbirine
kenetledi. “Farklı bir şeyler yazmak istediğini söyledin, bu demek oluyor ki
arlık eski kitabına da devam etmek istemiyorsun.”
“Evet,
böyle de denilebilir,” diyerek omuz silktim.
Annabelle
martini bardağındaki zeytini alıp ağzına attı. “Neden gerçekten ilgilendiğin
bir şey hakkında yazmıyorsun? Etkilendiğin bir yer ya da bir kişi… ”
Başımı
olumlu anlamda salladım. “Bütün yazarların yaptığı da bu değil mi zaten?”
Annabelle o
anda başımıza dikilen garsonu, “Biz böyle iyiyiz, henüz hesabı istemiyoruz,”
bakışı atarak gönderdikten sonra bana döndü. “Evet, ama sen bunu denedin
zaten. Yani demek istediğim, yazdığın kitap olağanüstüydü. Gerçekten de
öyleydi. Ama bu kitap… seni yansıtıyor muydu, Em?”
Sırlarla dolu eski bir aşk ve bu aşkı merak eden Emily Wilson...
Derinlere inen keyifle okuyabileceğiniz ve hafızanızda iz bırakabilecek bir kitap. Meraklı ve aşkı arayan okuyuculara önerilir, çünkü bu kitap da aradığınız o kadın var.
Puanım: B
Puanım: B








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder