Yazarı: Canan Tan
Yayınevi: Altın
Kitaplar
Kitap Türü: Yerli
Romanlar
Yayınlandığı Yıl: 2011
Sayfa Sayısı:400
Yakın
çevremizde benzerlerini görebileceğimiz gerçeklikte bir baba-kız öyküsü…
Babasına hayran Verda, hatta âşık. Biricik kahramanım diyor onun için. Ne
var ki, yıllar önce annesiyle babasının boşanmasından sonra ayrı düşmüşler
birbirlerine. Çatışmışlar, çelişmişler ama sevgileri içten içe hep sürmüş.
Kariyerinde zirveye ulaşmış ünlü avukat Vedat Karacan’ın intiharıyla başlıyor
öykü. Bu beklenmedik ölümün ardında yatan gizi çözmek Verda’ya düşmektedir.
Geriye dönüp baktığında yüzleştiği keşke’leriyle, pişmanlıklarıyla ve içini
kavuran devasa bir özlemle sürecektir babasının izini… Minicik çocuk ellerimi
avucunun içine hapsettiğinde, yüreğim yüreğinde eriyordu babacığım. Parmaklarım
büyüdü diye mi tutmuyorsun artık ellerimi? Keşke hep küçük kalsalardı… Ne oldu
da ayrıldı ellerimiz baba? Hiçbir zaman soramadım bunu sana. Sormak istediğimde
fırsat olmadı, fırsat olduğunda cesaretim… Soluk soluğa okuyacağınız, farklı
bir
Canan Tan romanı.
Yazarımız Kendini Anlatıyor
Ankara’da
doğdum. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi
mezunuyum.
Hep sorulur bana, “Eczacı iken, nasıl edebiyatçı oldunuz?” diye. “Edebiyatçı iken nasıl eczacı oldunuz?” diye sorulmalı aslında. Çünkü, eczacı olmadan çok önce başlamıştı yazın hayatım. Henüz lise yıllarında, Hisar Dergisi’nin düzenlediği şiir yarışmasında aldığım birincilik kupası, bana bu dünyanın kapılarını aralamıştı. Ne var ki, o kapıyı tam olarak açmam için, uzunca bir süre beklemem gerekti.
Fen kolunda olduğum halde okul gazetesini edebiyat öğretmenimle beraber, ben çıkarıyordum. Yolumu çizmiştim kendimce. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın bölümüne gidecektim. Puanım tuttu, hatta biraz fazla geldi galiba. Türkiye derecesiyle girdim üniversiteye. Yakınlarımın telkinleriyle kendimi Eczacılık Fakülte’sinde buldum. Onlara göre, eczacı olursam, yazın hayatımı da bir şekilde sürdürebilecektim.
Ne var ki, mezun olur olmaz evlenerek Diyarbakır’a gidince, hesaplar altüst oldu. Şikâyetçi ya da pişman değilim. Diyarbakır’a gitmesem Piraye’yi yazamayacaktım. Eczacı olmasam da ne Eroinle Dans’ı ne de En Son Yürekler Ölür’ü yazabilirdim.
Ancak, epeyce zaman yitirdiğimi kabul etmeliyim. Diyarbakır’da yaşadığım yıllar içinde yazmayı sürdürdüm ama, bunları günışığına çıkaracak fırsatı bulamadım. O günlere ait elle tutulur tek atılım, yazdığım bir öykünün (Oğlum), Hürriyet Gazetesi’nin senaryo yarışmasında birinci olup fotoroman olarak çekilmesiydi.
İzmir’e geldikten sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, ama aradan geçen yılların ezikliğiyle, kolumun altına dosyamı alıp bir yayınevinin kapısını çalmayı kendime yediremiyordum. Bu arada, öykü yarışmalarına gönderdiğim öyküler ödül almaya başladı. Yanı sıra, Hürriyet Ege ve Yeni Asır’da (İzmir) konuk köşe yazarı olarak güncel yazılar, Milliyet Pazar’da mizahi yorumlar yazıyordum.
1996’da Aziz Nesin’in birinci ölüm yıldönümünde İnkılap Kitabevi’nin düzenlediği mizah öyküleri yarışmasına katıldım ve İster Mor, İster Mavi adlı dosyam yüzlerce eser arasından sıyrılarak basılmaya değer görüldü. İlk kitabımdı! Üstelik bana Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını kazandırmıştı.
Ardından Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birinciliği geldi. Mizahçılığı tescillemiştik ama, edebiyat dünyasına yanlış kapıdan girmiştik galiba. Mizahın yanı sıra çocuklar için de yazmaya başlamıştım. Çocuk edebiyatında da her girdiğim yarışmadan ödülle çıkıyordum. Yarışmalar ve ödüller önemliydi benim için. Okunmaya değer bir şeyler yazdığımı öncelikle kendime kanıtlamak istiyordum çünkü.
Mizah öyküleri ve çocuk kitaplarından önce klasik öykü ya da roman dosyam kitaplaşmış olsaydı, ilk günden, öykücü ya da romancı diye anılacaktım. Plansız ve programsız atılan adımlar, gerçek çizgimden uzak tuttu beni.
2002’de yetişkinler için ilk öykü kitabım çıktı: Çikolata Kaplı Hüzünler.
2003’te de, benim için milât sayılabilecek ilk romanım: Piraye!
Gerisi geldi. Öykü kitapları, romanlar... Bu arada, iki yıl boyunca haftada üç gün, Türkiye’nin en büyük ve en eski yerel gazetesi Yeni Asır’da haftada üç gün köşe yazıları yazdım. 2004 yılı köşe yazarı ödülünü alarak, şimdilik kaydıyla o sayfayı da noktaladım.
Hiçbir yarışmaya katılmıyorum artık. Benim için en büyük ödül, okurlarımın her geçen gün çığ gibi büyüyen sıcacık ilgisi sevgisi.
Bugüne kadar yazdığım tek bir satırdan pişmanlık duymadım. Mizahtan çocuk edebiyatına, öyküden romana uzanan geniş yelpazedeki çoksesliliği gücüm yettiğince sürdürme kararındayım. Tabii okurlarımın o eşsiz desteğiyle... Onlar istediği sürece.
Hep sorulur bana, “Eczacı iken, nasıl edebiyatçı oldunuz?” diye. “Edebiyatçı iken nasıl eczacı oldunuz?” diye sorulmalı aslında. Çünkü, eczacı olmadan çok önce başlamıştı yazın hayatım. Henüz lise yıllarında, Hisar Dergisi’nin düzenlediği şiir yarışmasında aldığım birincilik kupası, bana bu dünyanın kapılarını aralamıştı. Ne var ki, o kapıyı tam olarak açmam için, uzunca bir süre beklemem gerekti.
Fen kolunda olduğum halde okul gazetesini edebiyat öğretmenimle beraber, ben çıkarıyordum. Yolumu çizmiştim kendimce. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın bölümüne gidecektim. Puanım tuttu, hatta biraz fazla geldi galiba. Türkiye derecesiyle girdim üniversiteye. Yakınlarımın telkinleriyle kendimi Eczacılık Fakülte’sinde buldum. Onlara göre, eczacı olursam, yazın hayatımı da bir şekilde sürdürebilecektim.
Ne var ki, mezun olur olmaz evlenerek Diyarbakır’a gidince, hesaplar altüst oldu. Şikâyetçi ya da pişman değilim. Diyarbakır’a gitmesem Piraye’yi yazamayacaktım. Eczacı olmasam da ne Eroinle Dans’ı ne de En Son Yürekler Ölür’ü yazabilirdim.
Ancak, epeyce zaman yitirdiğimi kabul etmeliyim. Diyarbakır’da yaşadığım yıllar içinde yazmayı sürdürdüm ama, bunları günışığına çıkaracak fırsatı bulamadım. O günlere ait elle tutulur tek atılım, yazdığım bir öykünün (Oğlum), Hürriyet Gazetesi’nin senaryo yarışmasında birinci olup fotoroman olarak çekilmesiydi.
İzmir’e geldikten sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, ama aradan geçen yılların ezikliğiyle, kolumun altına dosyamı alıp bir yayınevinin kapısını çalmayı kendime yediremiyordum. Bu arada, öykü yarışmalarına gönderdiğim öyküler ödül almaya başladı. Yanı sıra, Hürriyet Ege ve Yeni Asır’da (İzmir) konuk köşe yazarı olarak güncel yazılar, Milliyet Pazar’da mizahi yorumlar yazıyordum.
1996’da Aziz Nesin’in birinci ölüm yıldönümünde İnkılap Kitabevi’nin düzenlediği mizah öyküleri yarışmasına katıldım ve İster Mor, İster Mavi adlı dosyam yüzlerce eser arasından sıyrılarak basılmaya değer görüldü. İlk kitabımdı! Üstelik bana Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını kazandırmıştı.
Ardından Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birinciliği geldi. Mizahçılığı tescillemiştik ama, edebiyat dünyasına yanlış kapıdan girmiştik galiba. Mizahın yanı sıra çocuklar için de yazmaya başlamıştım. Çocuk edebiyatında da her girdiğim yarışmadan ödülle çıkıyordum. Yarışmalar ve ödüller önemliydi benim için. Okunmaya değer bir şeyler yazdığımı öncelikle kendime kanıtlamak istiyordum çünkü.
Mizah öyküleri ve çocuk kitaplarından önce klasik öykü ya da roman dosyam kitaplaşmış olsaydı, ilk günden, öykücü ya da romancı diye anılacaktım. Plansız ve programsız atılan adımlar, gerçek çizgimden uzak tuttu beni.
2002’de yetişkinler için ilk öykü kitabım çıktı: Çikolata Kaplı Hüzünler.
2003’te de, benim için milât sayılabilecek ilk romanım: Piraye!
Gerisi geldi. Öykü kitapları, romanlar... Bu arada, iki yıl boyunca haftada üç gün, Türkiye’nin en büyük ve en eski yerel gazetesi Yeni Asır’da haftada üç gün köşe yazıları yazdım. 2004 yılı köşe yazarı ödülünü alarak, şimdilik kaydıyla o sayfayı da noktaladım.
Hiçbir yarışmaya katılmıyorum artık. Benim için en büyük ödül, okurlarımın her geçen gün çığ gibi büyüyen sıcacık ilgisi sevgisi.
Bugüne kadar yazdığım tek bir satırdan pişmanlık duymadım. Mizahtan çocuk edebiyatına, öyküden romana uzanan geniş yelpazedeki çoksesliliği gücüm yettiğince sürdürme kararındayım. Tabii okurlarımın o eşsiz desteğiyle... Onlar istediği sürece.
VURGUN
Sevildiğini
hisseden ya da sevilebilme umudunu henüz yitirmemiş insan, sağlam bir kişiliği,
güçlü bir durusu varsa hele, yaşamına asla son vermez, veremez.
Tanım bellidir…
Dünyayla arasındaki maddesel ve ruhsal tüm bağları kopmuş fanilerin -er ya da dişi. fark etmez- kişisel tercihidir intihar.
Seçilmiş bir Ölüm şeklidir. Engellenmesi güç. hatta olanaksız…
Kolay değildir cana kıymak O can, kendi canınsa eğer, daha da çatallaşır işler.
Enine boyuna ölçer tartarsın içinde bulunduğun şartları. Ortasında debelendiğin kısırdöngünün geçit verebilecek zayıf halkasını kollarsın.
Karariıstndır belki, zerrece yalpalamadan becerir, bitiriverirsin işini.
Belki de vazgeçmeye dünden razısında. Hayatta kalmanı sağlayacak, koparıp attığın ya da birilerinin lime lime ettiği dirim kırıntılarını toplayıp bütünlemeyi denersin umarsızca.
Keşke bir çıkar yol olabilse… Ya da kararından caydıracak birileri.
Hastadır ruhun, benliğime ağır yaralı. Sağlıklı düşünemezsin o anda.
Sarp kayalıklarla çevrili dar bir geçitte kısılıp kalmış bedeninin her ktpırdanışında, katran karası taşların soğuk, keskin yüzlerine değip örselenmişçesine acıdan acıya savrulup durursun. İki kapıdan hangisine uzanacağını bilemezsin. Buhranlı. hezeyanlı, dizginlenmesi güç bir kriz sürecidir yaşadığın.
Bir atlatabilsen… Yepyeni umutlarla eskisinden de sıkı tutunabilirsin yaşama.
Denizin, maviliğini yitirdiği ölüm kokan derinliklerine bile isteye dalmış, vurgun yemiş, ama mucizevi bir kurtuluş ya da kurtarılışla sağ salim yüzeye çıkmayı başarabilmiş, rekor denemesi yapan dalgıçlar gibi…
“Nerede kalmıştık?” diyebilirsin.
Yeter ki, geriye dönüp baktığında, seni yaşama bağlayacak incecik bir pamuk ipliği kalmış olsun…
Onu yaşama bağlayacak incecik bir pamuk ipliği, verdiği karardan caydıracak en ufacık bir umul ışığı kalmamıştı demek! Onu… Babamı!
Tanım bellidir…
Dünyayla arasındaki maddesel ve ruhsal tüm bağları kopmuş fanilerin -er ya da dişi. fark etmez- kişisel tercihidir intihar.
Seçilmiş bir Ölüm şeklidir. Engellenmesi güç. hatta olanaksız…
Kolay değildir cana kıymak O can, kendi canınsa eğer, daha da çatallaşır işler.
Enine boyuna ölçer tartarsın içinde bulunduğun şartları. Ortasında debelendiğin kısırdöngünün geçit verebilecek zayıf halkasını kollarsın.
Karariıstndır belki, zerrece yalpalamadan becerir, bitiriverirsin işini.
Belki de vazgeçmeye dünden razısında. Hayatta kalmanı sağlayacak, koparıp attığın ya da birilerinin lime lime ettiği dirim kırıntılarını toplayıp bütünlemeyi denersin umarsızca.
Keşke bir çıkar yol olabilse… Ya da kararından caydıracak birileri.
Hastadır ruhun, benliğime ağır yaralı. Sağlıklı düşünemezsin o anda.
Sarp kayalıklarla çevrili dar bir geçitte kısılıp kalmış bedeninin her ktpırdanışında, katran karası taşların soğuk, keskin yüzlerine değip örselenmişçesine acıdan acıya savrulup durursun. İki kapıdan hangisine uzanacağını bilemezsin. Buhranlı. hezeyanlı, dizginlenmesi güç bir kriz sürecidir yaşadığın.
Bir atlatabilsen… Yepyeni umutlarla eskisinden de sıkı tutunabilirsin yaşama.
Denizin, maviliğini yitirdiği ölüm kokan derinliklerine bile isteye dalmış, vurgun yemiş, ama mucizevi bir kurtuluş ya da kurtarılışla sağ salim yüzeye çıkmayı başarabilmiş, rekor denemesi yapan dalgıçlar gibi…
“Nerede kalmıştık?” diyebilirsin.
Yeter ki, geriye dönüp baktığında, seni yaşama bağlayacak incecik bir pamuk ipliği kalmış olsun…
Onu yaşama bağlayacak incecik bir pamuk ipliği, verdiği karardan caydıracak en ufacık bir umul ışığı kalmamıştı demek! Onu… Babamı!
***
KAR
YOLLARI KAPASA DA
17
Ocak… Doğum günü!
“Geride kalanlarım, doğum ve ölüm yıldönümlerimi aynı gün hatırlasın ve ansınlar,” düşüncesiyle özellikle bu günü seçmiş olmalı. Her zamanki gibi. inceden inceye hesaplamış her şeyi. Kim bilir ne zaman aklına koyduysa, oya gibi işlemiş yaptığı planı, olgunlaştırmış, saptadığı tarihin gelmesini beklemiş ve uygulamış. Kabul etmeliyim ki, tam da ona yaraşır yetkinlikle bir davranış.
Adnan amcam -amcalarımdan en küçük olanı- aradığında, toplantıdan yeni çıkmıştım.
“Verda.” dedi. sustu.
“Verda,” diye yineledi, titreyen, gitgide cılızlaşan sesiyle. “Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama… Baban…”
“Ne olmuş babama?” dedim sertçe, kötü olduğu baştan belli haberi kendimden olabildiğince uzak tutmaya çalışır gibi. boş bir gayretle.
“Baban…”
“Hayır!” diye haykırdım. “Babamın öldüğünü söyleme bana lütfen! Daha dün konuştuk… Ankara’ya geleceğimi söyledim ona… Sevindi.”
“Maalesef ağabeyimi kaybettik Verda.”
Bir anda boşalıverdi içim. Beynim, yüreğim, damarlarımda akan kan; onlarla beraber tüm benliğim, duygularım, belleğim… Maddesel ve ruhsal işlev ve yetilerinden arınmış, tenekeden ibaret içi boş bit robot gibi kalakaldım telefonun başında.
İsyanla yadsımaya çalıştığım gerçeğin asıl acı yüzünü açıklamayı sonraya saklamıştı amcam. Aldığım ilk darbeyi özümseyip, biraz olsun sakinleşmemi bekliyordu.
“İnanamıyorum.” diye sızlandım. “Gayet iyi geliyordu sesi. Nasıl olmuş? Kalp krizi mi?”
“Söylemesi zor ama… İntihar etmiş ağabeyim. Arabasında, başından tabancayla vurulmuş halde bulmuşlar.”
“Olmaz öyle şey!” diye bağırdım var gücümle. “Olamaz… Benim babam, intihar edecek yapıda bir insan değildir.”
“Kimin ne zaman ne yapacağını önceden bilemiyoruz kızım.”
“Bu işin altında farklı bir şeyler var amca. Şu son arazi davasında birilerinin tekerine çomak sokmuş olmasın babam… Belki de hasımlarından biri çekti tetiği.”
“Çok zayıf bir ihtimal. İlk incelemeler intiharı doğruluyor. Otopsi raporu da çıkmak üzere zaten.”
Varsayımlar üzerine yorum yapmayı gereksiz görüyordu. Kendini vurmuş, demişti birileri; hiç itirazsız, olduğu gibi kabullenmişti o da.
“Cenaze yarın kalkacak.” dedi. “Yetişirse öğlen namazına, olmazsa ikindiye. Çok kar var burada… Gelecek misin sen?”
“Ne biçim bir soru bu böyle!” diye bağırdım isyanla. “Tabii ki geleceğim. Karmış, boranmış. böyle günde lafı mı olur?”
Evet, uzun zaman olmuştu babamla yüz yüze görüşmeyeli. Yıllar önceki büyük çatırdamanın ardından gelen kopuşla farklı yerlere savrulmuştuk ama. kimi zaman bölük pörçük, kimi zaman toparlanmış; sızılı gelgitlerle hep sürdü ilişkimiz.
Dört yıldır Ankara’ya ayak basmamıştım. Doğduğum, büyüdüğüm şehre gitmem için babamın ölmesi gerekiyormuş meğer…
Kasıtlı değildi gitmeyişim, İslerimin yoğunluğu, Bülent. Kaan… Ve tabii ki annem! Bunca yükün allında bir tek ben vardım. Hep içimdeydi ama. gidecektim. Nereden bilebilirdim, ölümün kuytulara sinip pusu kurduğunu, hepimizden rol çalıp aceleyle, pür telaş, başrol koltuğuna kuruluvereceğini…
Bürodan çıkarken Bülent’i aradım.
“Babam ölmüş,” dedim, gazete haberi verir gibi, yorum yapmasına fırsat tanımayan yavan bir ifadeyle. “Akşam uçağıyla Ankara’ya gidiyorum.
Ummadığım derecede ilgili ve sıcaktı tepkisi. Çok Üzüldüğü nü, istersem benimle gelebileceğini söyledi. Hayır, gerek yoktu, benim gitmem yeterliydi. (İşin aslı. sağlığında görüşmediği kayınpederinin cenazesinde ne isi vardı?)
Eve girer girmez, hazırlanmaya başlamadan, annemin numarasını çevirdim. Önemli bir dava için birkaç günlüğüne Ankara’ya gidecektim. Merak etmesindi, sık sık arayacaktım oradan. Nezaket Hanım’ı da tembihlemeyecektim, yokluğumu hissettirmeyecekti ona.
“Bu karda kışla ne işin var Ankaralarda?” diye çıkıştı. “Yollar kapalıymış. duymadın mı? Sabahtan beri uyarı yapıyor televizyonlar.,”
“Gitmek zorundayım dedim ya.”
“Anlaşıldı, sen dönene kadar rahat yok bana…”
Bıraksam sürecek sızlanması… Kısa kesip hazırlanmaya koyuldum. Küçük bir valiz çıkardım dolaptan. Birkaç parça giysi, içi müflonlu bir çift yedek bot, el örgüsü yün kaşkol, kalın bir hırka…
Televizyonu açtım. Haklıydı annem. Haber kanallarının tümü hava şartlarına odaklanmıştı, diğerleri de altyazı geçiyorlardı. Uçak seferlerinin gecikmeli yapıldığı, kapanmış karayolları, yolları açık tutmak için biteviye çalışan kar makineleri… Umurumda değildi. Yürüyerek gitmeyi bile göze alacak derecede kararlıydım. Valizimi kapatırken, ekranın altından geçen yazıya takıldı gözüm. “Ünlü avukatın intiharı… Ayrıntılar saat başı haberlerinde.”
işi gücü bırakıp ekranın karşısına geçtim, Az sonra, ölüm haberi mi veriyor, düğün haberi mi belli olmayan pür makyaj ve pür neşe haber sunucusunun ağzından aldım ayrıntıları.
“Ünlü avukat Vedat Ali Karacan intihar etti. Ankara Barosuna kayıtlı avukatın cesedine Adli Tıp Kurumu morgunda otopsi yapıldı. Polisin olay yeri incelemeleri ve otopsi sonuçlarına güre avukat Vedat Ali Karacan’ın otomobilinde, kendine ait ruhsatlı tabancasını başına ateşleyerek intihar ettiği belirlendi. Karacan son günlerde. Arslanlı ailesinin avukatlığını yaptığı Çayyolu davasıyla gündemdeydi.”
Kollarım iki yanıma düşüverdi. Kafamda ürettiğim komplo teorilerim boşa çıkmıştı. Su götürür yanı yoktu, apaçık ortadaydı işte. Ne kadar kabul etmek istemesem de. gerçeği değiştiremezdim…
Babam intihar etmişti.’
İyi de, neden? Anlamlandıramadığım çözümsüzlükler dolanıyordu beynimde.
Hayatla tanıdığım en güçlü insandı babam. “Güç” deyince aklıma o gelirdi. Çocukluk günlerimin biricik kahramanıydı. Sonradan yapay yol ayrımlarıyla farklı yönlere sapıp ayrı düşsek de, yüreğimin gizli kahramanı oldu o hep. Anneme rağmen…
Çözemediğim buydu, nasıl olmuştu da o güçlü adam. ancak zayıf insanlara yakıştırdığım böylesi bir eyleme girişmiş ve canına kıyabilmisti.
Kim bilir, belki genetik olarak taşıdığı o büyük gücü olur olmaz yerde savurganca harcamış ve tüketmişti. Öyle ki, onu yaşama bağlı tutacak mecali kalmamıştı sonunda…
Bülent, arabanın radyosunda duyduğu müjdeyle girdi içeriye. “Uçak seferleri iptal olmuş!”
Benim için değilse de onun yönünden müjde sayılabilirdi- Böylesine olumsuz hava şartlarında yola çıkmamdan endişe duyuyordu. Ancak….
“Geride kalanlarım, doğum ve ölüm yıldönümlerimi aynı gün hatırlasın ve ansınlar,” düşüncesiyle özellikle bu günü seçmiş olmalı. Her zamanki gibi. inceden inceye hesaplamış her şeyi. Kim bilir ne zaman aklına koyduysa, oya gibi işlemiş yaptığı planı, olgunlaştırmış, saptadığı tarihin gelmesini beklemiş ve uygulamış. Kabul etmeliyim ki, tam da ona yaraşır yetkinlikle bir davranış.
Adnan amcam -amcalarımdan en küçük olanı- aradığında, toplantıdan yeni çıkmıştım.
“Verda.” dedi. sustu.
“Verda,” diye yineledi, titreyen, gitgide cılızlaşan sesiyle. “Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama… Baban…”
“Ne olmuş babama?” dedim sertçe, kötü olduğu baştan belli haberi kendimden olabildiğince uzak tutmaya çalışır gibi. boş bir gayretle.
“Baban…”
“Hayır!” diye haykırdım. “Babamın öldüğünü söyleme bana lütfen! Daha dün konuştuk… Ankara’ya geleceğimi söyledim ona… Sevindi.”
“Maalesef ağabeyimi kaybettik Verda.”
Bir anda boşalıverdi içim. Beynim, yüreğim, damarlarımda akan kan; onlarla beraber tüm benliğim, duygularım, belleğim… Maddesel ve ruhsal işlev ve yetilerinden arınmış, tenekeden ibaret içi boş bit robot gibi kalakaldım telefonun başında.
İsyanla yadsımaya çalıştığım gerçeğin asıl acı yüzünü açıklamayı sonraya saklamıştı amcam. Aldığım ilk darbeyi özümseyip, biraz olsun sakinleşmemi bekliyordu.
“İnanamıyorum.” diye sızlandım. “Gayet iyi geliyordu sesi. Nasıl olmuş? Kalp krizi mi?”
“Söylemesi zor ama… İntihar etmiş ağabeyim. Arabasında, başından tabancayla vurulmuş halde bulmuşlar.”
“Olmaz öyle şey!” diye bağırdım var gücümle. “Olamaz… Benim babam, intihar edecek yapıda bir insan değildir.”
“Kimin ne zaman ne yapacağını önceden bilemiyoruz kızım.”
“Bu işin altında farklı bir şeyler var amca. Şu son arazi davasında birilerinin tekerine çomak sokmuş olmasın babam… Belki de hasımlarından biri çekti tetiği.”
“Çok zayıf bir ihtimal. İlk incelemeler intiharı doğruluyor. Otopsi raporu da çıkmak üzere zaten.”
Varsayımlar üzerine yorum yapmayı gereksiz görüyordu. Kendini vurmuş, demişti birileri; hiç itirazsız, olduğu gibi kabullenmişti o da.
“Cenaze yarın kalkacak.” dedi. “Yetişirse öğlen namazına, olmazsa ikindiye. Çok kar var burada… Gelecek misin sen?”
“Ne biçim bir soru bu böyle!” diye bağırdım isyanla. “Tabii ki geleceğim. Karmış, boranmış. böyle günde lafı mı olur?”
Evet, uzun zaman olmuştu babamla yüz yüze görüşmeyeli. Yıllar önceki büyük çatırdamanın ardından gelen kopuşla farklı yerlere savrulmuştuk ama. kimi zaman bölük pörçük, kimi zaman toparlanmış; sızılı gelgitlerle hep sürdü ilişkimiz.
Dört yıldır Ankara’ya ayak basmamıştım. Doğduğum, büyüdüğüm şehre gitmem için babamın ölmesi gerekiyormuş meğer…
Kasıtlı değildi gitmeyişim, İslerimin yoğunluğu, Bülent. Kaan… Ve tabii ki annem! Bunca yükün allında bir tek ben vardım. Hep içimdeydi ama. gidecektim. Nereden bilebilirdim, ölümün kuytulara sinip pusu kurduğunu, hepimizden rol çalıp aceleyle, pür telaş, başrol koltuğuna kuruluvereceğini…
Bürodan çıkarken Bülent’i aradım.
“Babam ölmüş,” dedim, gazete haberi verir gibi, yorum yapmasına fırsat tanımayan yavan bir ifadeyle. “Akşam uçağıyla Ankara’ya gidiyorum.
Ummadığım derecede ilgili ve sıcaktı tepkisi. Çok Üzüldüğü nü, istersem benimle gelebileceğini söyledi. Hayır, gerek yoktu, benim gitmem yeterliydi. (İşin aslı. sağlığında görüşmediği kayınpederinin cenazesinde ne isi vardı?)
Eve girer girmez, hazırlanmaya başlamadan, annemin numarasını çevirdim. Önemli bir dava için birkaç günlüğüne Ankara’ya gidecektim. Merak etmesindi, sık sık arayacaktım oradan. Nezaket Hanım’ı da tembihlemeyecektim, yokluğumu hissettirmeyecekti ona.
“Bu karda kışla ne işin var Ankaralarda?” diye çıkıştı. “Yollar kapalıymış. duymadın mı? Sabahtan beri uyarı yapıyor televizyonlar.,”
“Gitmek zorundayım dedim ya.”
“Anlaşıldı, sen dönene kadar rahat yok bana…”
Bıraksam sürecek sızlanması… Kısa kesip hazırlanmaya koyuldum. Küçük bir valiz çıkardım dolaptan. Birkaç parça giysi, içi müflonlu bir çift yedek bot, el örgüsü yün kaşkol, kalın bir hırka…
Televizyonu açtım. Haklıydı annem. Haber kanallarının tümü hava şartlarına odaklanmıştı, diğerleri de altyazı geçiyorlardı. Uçak seferlerinin gecikmeli yapıldığı, kapanmış karayolları, yolları açık tutmak için biteviye çalışan kar makineleri… Umurumda değildi. Yürüyerek gitmeyi bile göze alacak derecede kararlıydım. Valizimi kapatırken, ekranın altından geçen yazıya takıldı gözüm. “Ünlü avukatın intiharı… Ayrıntılar saat başı haberlerinde.”
işi gücü bırakıp ekranın karşısına geçtim, Az sonra, ölüm haberi mi veriyor, düğün haberi mi belli olmayan pür makyaj ve pür neşe haber sunucusunun ağzından aldım ayrıntıları.
“Ünlü avukat Vedat Ali Karacan intihar etti. Ankara Barosuna kayıtlı avukatın cesedine Adli Tıp Kurumu morgunda otopsi yapıldı. Polisin olay yeri incelemeleri ve otopsi sonuçlarına güre avukat Vedat Ali Karacan’ın otomobilinde, kendine ait ruhsatlı tabancasını başına ateşleyerek intihar ettiği belirlendi. Karacan son günlerde. Arslanlı ailesinin avukatlığını yaptığı Çayyolu davasıyla gündemdeydi.”
Kollarım iki yanıma düşüverdi. Kafamda ürettiğim komplo teorilerim boşa çıkmıştı. Su götürür yanı yoktu, apaçık ortadaydı işte. Ne kadar kabul etmek istemesem de. gerçeği değiştiremezdim…
Babam intihar etmişti.’
İyi de, neden? Anlamlandıramadığım çözümsüzlükler dolanıyordu beynimde.
Hayatla tanıdığım en güçlü insandı babam. “Güç” deyince aklıma o gelirdi. Çocukluk günlerimin biricik kahramanıydı. Sonradan yapay yol ayrımlarıyla farklı yönlere sapıp ayrı düşsek de, yüreğimin gizli kahramanı oldu o hep. Anneme rağmen…
Çözemediğim buydu, nasıl olmuştu da o güçlü adam. ancak zayıf insanlara yakıştırdığım böylesi bir eyleme girişmiş ve canına kıyabilmisti.
Kim bilir, belki genetik olarak taşıdığı o büyük gücü olur olmaz yerde savurganca harcamış ve tüketmişti. Öyle ki, onu yaşama bağlı tutacak mecali kalmamıştı sonunda…
Bülent, arabanın radyosunda duyduğu müjdeyle girdi içeriye. “Uçak seferleri iptal olmuş!”
Benim için değilse de onun yönünden müjde sayılabilirdi- Böylesine olumsuz hava şartlarında yola çıkmamdan endişe duyuyordu. Ancak….
Canan Tan'ın okuduğum ilk romanı ve arka kapağında yazdığı gibi çevremizde benzerlerini görebileceğimiz gerçeklikte bir baba-kız öyküsü. Hakikaten de öyle. Kitabı okurken gözümde canlandırdığım karakterler belliydi çünkü benim de çevremde benzer kişiler var ve o yüzden kitap çok gerçekçi. haftalarca pembe dizinin devamını, bir sonraki bölümünü bekleyip izlemenize gerek yok. istediğiniz zaman sayfaları karıştırın, istediğiniz yerde durun tekrar başa alın ve okumaya devam edin. işte alın size sürükleyici gerçekçi kitap. Sıkılmayacağınız-dan eminim ve tavsiye ediyorum.
Puanım: B









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder